Bir ekonomistin gözüyle Gazap Üzümleri: “Sosyal bilimlere kıyasla edebiyat, büyük tarihsel dönüşümleri anlamakta daha iyi bir sınav verebiliyor. Özellikle de teknolojinin, ekonominin dinamiklerinin, küresel siyasetin hepsinin birden değişmekte olduğu büyük altüst oluş dönemlerinde yazılmış romanlar.”

BÜYÜK DÖNÜŞÜMLERİ içinden geçerken tam manasıyla anlamak çok zordur. Hatta çoğu kez yaşananın tarihsel bir dönemeç olduğu bile anlaşılmaz.

İşini kaybeden veya yaşam standardı gerileyen sıradan insan bunu kendi başına gelen bir felaket olarak görür. Hatta eşi dostu bu durumu onun beceriksizliğine, yeterince iyi ve cevval olmamasına bağlar. Ya da bir iş ilanına başvuran işçi, kendisi gibi kaç kişinin başvurduğunu bilmediğinde boşuna heveslenir.

Gelişmeleri izlemeye çalışan sosyal bilimciler, düşünürler yaşananların normal olandan/olağan olandan bir sapma olduğu görüşündedir. Ekonomik gidişatta, siyasetin işleyişinde, uluslararası düzende, toplumsal hayatta gözlemledikleri sorunların nedeni belli bir politika ya da belli bir politikacıdır. Bu politikacıyı değiştirince eski alışılmış düzen tekrar hasıl olacaktır. Üstelik sosyal bilimlerin departmantalizasyonu sonucu disiplinler arası etkileşim de dikkate alınmaz.  Ekonomist sadece ekonomiyle, sosyolog sadece toplumsal yapıyla, siyaset bilimci sadece siyasetle, uluslararası ilşikilerci sadece devletlerarası ilişkilerle uğraşır. Oysaki büyük dönüşüm dönemlerinde bu alanların hepsi aynı zamanda ve birbirini etkileyerek bir arada değişir. Bu nedenle ne yapılırsa yapılsın eskiye dönüş mümkün olmaz. Tek bir alanda, diyelim ekonomide, belli bir politikayı, diyelim faiz politikasını değiştirerek ekonomik istikrar sağlanamaz, çünkü ekonominin içinde çalıştığı sosyal, siyasi ve küresel düzen değişmiştir artık.

Siyasetçi için de benzer bir durum söz konusudur. Birileri, ki bu çoğu kez dış mihraktır, olağan işleyişi bozmuştur. Dış mihrak yabancılar olabildiği gibi, siyasetçinin makbul vatandaş olarak kabul ettiği kesimin dışında kalanlar da olabilir. Dış mihrakların bu oyunu bertaraf edildiğinde hayat tekrar eski güzel günlere dönecektir. Ama tarihsel dönüşüm noktalarında sorun ne dış mihraktır ne de eskiye dönmek mümkündür. Değişimle beraber değişmek gerekir.

BUGÜN BÖYLE BİR büyük dönüşüm döneminden geçiyoruz. Soğuk Savaş sonrasında tarihin sonunu ilan edenlerin, Batının liberal demokrat modelinin tüm dünya için geçerli tek model olduğunu düşünenlerin, herkes için bolluk ve refah döneminin başladığını müjdeleyenlerin çizdikleri masal dünyası 2008 krizinden sonra geride kaldı. Küresel düzen eskisi gibi çalışmıyor. Çöken Sovyet blokunun ve kapitalizme kayan Çin’in küresel kapitalist sisteme entegrasyonu, sanıldığı gibi kapitalist sistemi muzaffer yapmadı; bu entegrasyon, sistemin temel parametrelerini de zaman içinde yerinden oynattı.

1980 sonrası döneme damgasını vuran neoliberal küreselleşme de gelişmekte olan ekonomileri dünya ekonomisine entegre etmede başarı gösterdikçe, dünya ekonomisinde eskinin gelişmiş ülkelerinin konumları değişti.

Bilişim teknolojileri etrafında ortaya çıkan yeni teknolojiler, demir-çelik ve ağır kimyasallar üzerine kurulu olan üretim düzenini yavaş yavaş, milim milim değiştirdi. Eski rekabet üstünlükleri bir baktık ki ortadan kalkmış.

Tüm dünyada ve tüm ülkelerin kendi içlerinde kazananlarla beraber kaybedenler ortaya çıktı. Kaybedenler bu durumun sorumlusu olarak gördükleri değişiklikler geri çevrilirse kendi durumları da değişecek zannettiler. Bu nedenle mesela, Avrupa ve ABD’de kaybeden orta sınıf, Çin gibi ülkelerden gelen ürünlere ilave vergi gibi kısıtlamalarla, göçmen akışının durdurulmasıyla, sosyal yardımların yabancılara değil sadece öz-hakiki vatandaşlara yapılmasıyla durumlarının düzeleceğini düşündüler. Bu iklim, tüm dünyada popülist olarak adlandırılan bir siyasi dalgaya yol açtı.

Buna benzer bir dönem, dünyada bundan yaklaşık 100 yıl önce yaşanmıştı. 2000’lerin pırıltısının ardından 2008 krizinin yarattığı şok ve ardından gelen kasvetli dönem gibi 1920’lerin şaşaasının ardından 1929 bunalımı ve İkinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan karanlık dönem…

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDAN sonra elektrik, petrol, motorlu taşıtlar ve ağır kimyasallar, insan ve buhar gücüne dayalı eski teknolojileri işe yaramaz hale getirmişti. Kapital sistemin yerleşik hale gelmesiyle piyasaların yapısı bozulmuş, oligopoller çoğalmıştı. İşçi sınıfı kendi örgütlenmelerini ortaya çıkarmıştı. İngiltere’nin merkezinde yer aldığı uluslararası düzen değişmiş, merkeze ABD yerleşmişti.

Bütün bu değişimler yavaş seyrettiği için tarihin bir noktasında, tek bir coğrafyayı düşünerek, belli bir soruna odaklanarak yapılan analizler, “büyük resmin” görülmesini engelliyor.

Polanyi, Büyük Dönüşüm’de kapitalizmin gelişmesinin yol açtığı sefaletin nasıl onyıllar boyunca doğru algılanamadığını anlatır. İngiltere’de feodalizmin çözülmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin yayılması ve Sanayi Devrimi işsizlik ve yoksullukta patlamaya yol açmıştı. Toplumun geleneksel dokusunun parçalanmasını önlemek üzere 1785’te Speenhamland Yasası olarak bilinen yardım sistemi uygulamaya konmuştu. Ama o dönem bu dinamiklerin ve dünya ticaretinin kırsal kesimdeki yoksullukla ilişkisini kimse kuramamıştı. Derin yoksulluk meselesi biraz olsun hafifletilebilirse, toplumsal yapıdaki çözülme sorununun kökten halledileceği düşünülüyordu. Yoksulluktaki artışı herkes kendi meşrebine göre gerekçelendiriyordu: tahıl fiyatlarında yükselme, tahıl üretimi yetersizliği, şehirdeki ücretlerin yüksekliği, bağımsız çiftçiliğin ortadan kalkması, ev ekonomisinin yetersizliği, kötü beslenme alışkanlıkları, evlerin kullanışsızlığı, hatta çok köpek beslenmesi, öküz yerine atların kullanılması, yoksulların çok ekmek yemesi, hatta çok çay içmesi…[1] Sanayide yaşanan dönüşüm ve bunun dış ticaret üzerindeki yansımaları gözlerden kaçmıştı. Temelleri yeni atılmakta olan iktisat bilimi, olan biteni açıklayamamış, çözümü bulamamıştı.

Sosyal bilimlere kıyasla edebiyat, büyük tarihsel dönüşümleri anlamakta daha iyi bir sınav verebiliyor.  Özellikle de teknolojinin, ekonominin dinamiklerinin, küresel siyasetin hepsinin birden değişmekte olduğu büyük altüst oluş dönemlerinde yazılmış romanlar.

JOHN STEINBECK’in Gazap Üzümleri tam böyle bir roman. İktisat tarihi ve teknoloji tarihi ile uğraşanların, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dinamikleri anlamak isteyenlerin, sosyalist hareket ve işçi hareketi üzerine kafa yoranların, Marx’ın yedek işçi ordusu kavramının pratikte nasıl çalıştığını merak edenlerin, teoride okuduklarını yerli yerine oturtacak bir kitap.

Gazap Üzümleri, 1930’lar ABD’si üzerinden 2020’lerin Türkiye’si üzerine düşünmek için de çok iyi bir fırsat. Çünkü her şeyin altüst olduğu bir dönemde, ekonomik ve sosyal çöküşle mücadelenin, değişimi görmezden gelerek yapılmasının hiçbir işe yaramadığını apaçık ortaya koyuyor.

Gazap Üzümleri, teknolojinin işgücü piyasaları üzerinde yarattığı yıkımı, yoksulluk, sınıf atlama hayalleri, göçmenlik, yabancı düşmanlığı, aile ve kadının değişen toplumsal konumu, dayanışma, örgütlü mücadele, grev, grev kırıcılığı, polis zoru, bankaların karşı konulmaz gücü ve kartelleşme gibi temalarla örerek anlatıyor. Bugünün dünyasının da başlıca temalarını saysak karşımıza aynı liste çıkacak. Günümüzle paralellikler bunlarla da sınırlı değil. Çevre felaketi 1930’larda toz fırtınaları ve kuraklık olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik kriz ise 2008’dekini hafif bırakıyor. 1929 Büyük Bunalımının yanında 2008, Büyük Durgunluk olabilir ancak.

Bu ekonomik ve sosyolojik arka planda bir ailenin öyküsünü anlatan Gazap Üzümleri, en çok okunan, üzerinde en çok değerlendirme yazılan Amerikan romanları arasında belki de birincisi. Basıldığının daha ilk yılı 500.000 kopya satarak best seller olmuştu. Yayımlanmasından bu yana geçen 80 yılda 15 milyondan fazla sattığı tahmin ediliyor.


Toz fırtınası deyince o yıllarda ABD’nin tarım arazilerini tehdit eden felaketi tasavvur etmek güç olabilir.
Yukarıdaki fotoğraflar 1937 yılına ait. Goodwell, Oklahoma. Sağdaki bir film karesi değil, çöle dönmüş arazisinde gerçek bir çiftçi.

KİTABIN GEÇTİĞİ 1930’lar Amerika tarihinin en büyük tarımsal felaketinin (toprağın hunharca kullanımına bağlı kuraklık ve toz fırtınaları) ve en büyük ekonomik krizinin (1929) etkilerinin yaşandığı yıllar. Dünyada altın standardının hüküm sürdüğü bir dönemde yaşanan ekonomik kriz, deflasyona yol açıyor ve fiyatları sürekli olarak aşağı çekiyor. Bu iki etkinin, tarımda kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaştığı bir dönemde üst üste gelmesi, çiftçi ailelerinin hayatını altüst ediyor. Bir de üstüne çiftçilerin işini elinden alan traktörler ekleniyor. Yani hasat az ve üstelik tarım fiyatları sürekli düşüyor… Fiyatlardaki düşüş öyle bir noktaya geliyor ki çiftçi, malını pazara ulaştırmanın maliyetini düşününce, buğdayı tarlada bırakmayı veya koyunları beslemek yerine öldürüp atmayı tercih edebiliyor.  Bankalara olan borçlarını ödeyemeyen çiftçiler topraklarını kaybediyor. Topraksız kalan çiftçi tarım işçisi olarak da çalışamıyor çünkü şimdi bankaya geçen tarlalar tek bir şirketin mülkiyetinde birleştirilince bu büyük arazileri traktörlerle sürmek çok daha kolay hale geliyor.  12-14 ailenin yapacağı işi tek bir traktör yapabiliyor. Tarımda hızlı bir çözülme yaşanıyor: 1870’de ABD’deki toplam istihdamın %46’sı tarımdaydı; bu gelişmeler sonunda 1940’a gelindiğinde bu oran %17’ye düşmüştü.[2]

Bu durumda çiftçiler doğdukları toprakları terk etmek durumunda kalıyorlar.

Felaketlerden en çok etkilenen bölgelerin başına Oklahoma geliyor. 1930’lu yıllarda birçok Oklahomalı aile topraklarını terk ederek Kaliforniya başta olmak üzere diğer eyaletlere göç eder. Çünkü Oklahoma’da Kaliforniya’da tarım işçisi arandığını belirten yüzbinlerce el ilanı dağıtılmıştır. Dağıtılan bu el ilanlarını gören yaklaşık 500 bin kişi Kaliforniya’ya doğru yola çıkar. Bu ailelerden birisi de Joadlardır. Topraklarına banka tarafından el konan, evleri yıkılıp arazilerinden kovulan Joadlar için göçmekten başka seçenek kalmamıştır.

“Son yıllarda başımıza geleni bilmiyorsunuz galiba: toz yağdı, her şeyi yok etti. Bir karıncanın götünü tıkayacak kadar bile ürün alınamadı. Bakkalda borçlar birikmişti. Bu borçların ne olduğunu siz de bilirsiniz. O zaman toprak sahipleri dediler ki “ortakçıların aldığı pay bizim karımızdır, bunu veremeyiz” dediler. “topraklarımızı birleştirirsek ancak o zaman bir parça kâr elde edebiliriz” dediler. Sonunda gelip toprakları traktörlediler. Herkes kaçtı gitti.” (s.71-72)

Tabii ki yüzbinlerce işçiye ihtiyaç yoktur. Ancak yola çıkan aileler yüzbinlerin kendileriyle aynı durumda olduğundan habersizdir. Çalışkanlık meziyetleri sayesinde kendilerine çok güzel bir dünya kuracakları umuduyla sonu çok acı bitmeye mahkûm bir maceraya atılırlar.

John Ford 1940 yılında Gazap Üzümleri‘ni sinemaya uyarlamıştı. 

KİTABIN ÖYKÜSÜ Steinbeck’in Kaliforniya’daki gözlemlerine dayanır. 1936’da, Büyük Bunalımın en karanlık günlerinde Steinbeck, San Francisco News için Kaliforniya’daki göçmen işçi kamplarındaki dramı (pislik, sefalet, açlık…) anlattığı bir yazı dizisi hazırlar.  5 -12 Ekim 1936 tarihleri arasında yayımlanan bu yazı dizisi, romanın da çıkış noktasıdır.

İş, aş ve yeni bir yuva umuduyla 13 kişi ile başlayan yolculuğu anlatan kitap bittiğinde aile dağılmış, Joadların sayısı 7’ye düşmüştür. Pembe düşlerin yerini kapkara bir gerçeklik almıştır. Vaat edilen yüksek gelirli işi, meyve ağaçları ile dolu bereketli toprakları ve yeni bir yuvayı bulamadıkları gibi sonunda vardıkları yer, başlangıç noktasından da daha kötüdür. Bir de üstüne göçmenlere dönük ayrımcılığa uğramakta, Oki diyerek aşağılanmakta, insan yerine konmamaktadırlar. Son sığınakları bir ahırdır. Açlıktan ölmemek için bulunabilen tek besin ise yeni doğum yapmış bir kadının bebeğini emzirme sütüdür.

“Dediler ki: Bu körolası Okie’ler pis ve cahil insanlardır. Yozlaşmış, seks düşkünü heriflerdir. Bu körolası Okie’ler hırsızdırlar. Gördükleri herhangi bir şeyi çalarlar. Onlarda mülkiyet kavramı yoktur. Bu son söz doğru idi: Çünkü malı olmayan bir adam mülkiyetin büyük tasasını nasıl bilebilirdi? Ve kendisini savunan halk diyordu ki: Bu adamlar hastalık, pislik getiriyorlar memleketimize… Biz onları okullarımıza sokmayız. Onlar yabancıdırlar. Kız kardeşlerinizin bu heriflerin çocuklarıyla düşüp kalkmasını ister misiniz?” (s. 427)

Anlatılan hikâye o kadar vahimdir ki, kapitalist üretim ilişkilerinin hiçbir koruma şemsiyesi sağlamadan yayılmasının yıkıcı etkilerini o kadar iyi gözler önüne sermektedir ki, kitap ilk yayınlandığında tepki çeker. Özellikle de Kaliforniyalı patronlar romanın gerçekliği yansıtmadığı ve kızılların ve Yahudilerin kara propagandası olduğunu ileri sürerler.

“Senin bu söylediğin, şeftali bahçelerinde çalışanların da aklına geldi. Bak eğer halk birleşirse, bir baş ortaya çıkar. Çıkması gerekir. Başka türlü olamaz. Yani söz söyleyecek bir adam olmalı. Bu adam daha ağzını açar açmaz onu yakaladıkları gibi kodese atarlar. Başka bir baş çıkarsa onu da kodese atarlar.” (s. 369)

Joad ailesinin dramı sistemin ürettiği problemler karşısında insanların tek başına sürdürdükleri mücadelenin nafileliğini gösteriyor. Göçmenlerin hepsi de çalışkandır ve sıkı çalışarak hayatlarını kazanmak ister. Durumları bozulup, yola çıkarken yanlarına aldıkları para suyunu çektikçe ne iş olursa yapmaya, ne kadar ücret verilirse kabul etmeye hazır hale gelirler. Az sayıda iş karşısında, iş arayan binlerce göçmen olunca, iş bulunamaz. Neredeyse iş dilenirler. Para kazanmak için çalışmak zorunda olmalarının toplu sonucu ücretlerin daha da düşmesi ve sıkı çalışma sonucu alınan ücretin değil onurlu bir hayat, beslenme için bile yetmemesi.  Piyasa mekanizmasının işleyişi sorunu çözmez; tam tersine ağırlaştırır.

20th Century Fox’un film tanıtımı, büyük oranda kitabın popülerliğine yaslanır.

KİTAP MARX’IN YEDEK İŞÇİ ordusu kavramını adeta ete kemiğe dönüştürüyor: Patronlar gündelik ücretleri düşürebilmek için aynı işe çok sayıda tarım işçisinin başvurmasını sağlar. Düşük ücreti kabul etmeyenler bilir ki daha da ucuza çalışacak olan yüzlerce aç ve işsiz var.

“Olsa olsa 200 kişi lazımdır ona ama 500 kişiyi çağırır. Onlar da başkalarını çağırır. İşyerine gittiğiniz zaman bir de bakarsınız ki 1000 kişi toplanmış. O zaman adam der ki: “Ben saatına yirmi sent veriyorum”. Belki gelenlerin yarısı bırakıp gider. Ama hala orada 500 kişi vardır ve açlıktan anaları ağlamıştır. Peksimet bile verseler çalışacaklar. Gel gelelim şeftali toplamak ya da pamuk çapalatmak için imzalanmış sözleşme oradaki herifin elinde. Şimdi anlıyor musunuz işi? Ne kadar çok adam toplarsa, ne kadar aç adam toplarsa o kadar az para veriyor. Sonra daha çok çocukları almak ister, çünkü…” (s. 286)

Romanın bir ana karakteri daha var: kamyon. Otomobilden bozma bir kamyon. Dönemin en önemli teknolojisi olan benzinle çalışan motorlar, otomobil ve kamyonlara uygulanarak ulaşımı, traktör ve diğer tarım makinelerine uygulanarak tarımı ve nihayetinde de kentleşmeyi, ekonomik aktivitenin coğrafi dağılımını kökten dönüştürür… Benzinle çalışan motorların bu kadar yaygınlaşabilmesinin nedeni Ford’un yeni üretim tekniğiydi. Parçaların standart halde üretilmesi, hem montaj hattı mantığını ortaya çıkartmıştı, hem de işten anlayanların motorları tamir ettiği yeni bir iş kolu üretmişti. Romanda kamyonun satın alınması, eşyaların yüklenmesi, insanların yerleşmesi, çalıştırılması, yol boyunca kullanılamayacak hale gelen parçaların tamiratı, gençlerin otomobil tamircisi olma hayalleri konularına ayrılan uzun pasajlar, dönemin bu yeni teknolojisinin dönüştürücü gücünün bir tezahürü.

Gençlerin kurduğu hayaller: köyde değil şehirde yaşamak, tarlada değil fabrikada ya da dükkânda çalışmak, bir otomobil sahibi olmak, sinemaya gitmek, evlerine, yine dönemin parlak yeniliklerinden biri olan buzdolabı almak… Hayalleri süsleyen en güzel meslek ise yeni dönemin yeni teknolojilerinden bir başkası olan radyoculuk. Yani teknolojik değişim sadece mühendisleri ve patronları ilgilendiren teknik bir konu değil. Zaman içinde tüm toplumsal doku üzerinde dönüştürücü etkide bulunuyor. Hatta belki de toplumsal dönüşümün tam da kalbinde yer alıyor.

Romanda tasvir edilen tüm karanlık atmosfer içinde, 66 numaralı karayolu boyunca yaşanan sefaletler arasında, Joadların biraz olsun rahat ettikleri tek yer hükümet kampı. Adeta çölde bir vaha gibi olan bu kamp sunduğu barınak, banyo vb. olanaklar ve özyönetim yapısıyla, piyasa ekonomisinin aç gözlülüğü ve acımazlığı karşısında çok çekici bir alternatif oluşturuyor. Hükümet kampı ile somutlaşan alternatif yaklaşım aslında Franklin Roosevelt tarafından 1933’ten sonra Bunalımdan çıkışı sağlamak üzere uygulamaya konan ve toplu olarak New Deal olarak adlandırılan bir dizi yasa ve başkanlık kararından oluşan sosyal demokrat diyebileceğimiz politikalara bir göndermedir. Öte yandan, 1929 bunalımına yol açan ve bunalımdan çıkılmasını engelleyen, dizginlenmemiş liberalizmdir. Gazap Üzümleri’nde anlatılan da bu dizginlenmemiş liberalizmin yol açtığı yıkımın hikâyesidir. Bunalımdan çıkış ise liberal öğretiden uzaklaşıp piyasaya müdahale ile mümkün olmuştur. Büyük Bunalımın atlatılması, altın standardının altından deli gömleğinin düğmelerini çözen, kamu eliyle istihdam yaratmak üzere bir dizi programı devreye alan, dış ticaretin liberalizasyonu, sosyal güvenlik, çalışma yaşamı gibi alanlardaki reformların yanı sıra yoksullara, işsizlere, gençlere ve yaşlılara destek programlarını da içeren New Deal programının hayata geçmesi ile mümkün olabildi. Bu bakımdan Joadların huzur buldukları hükümet kampı bir anlamda ABD’de yeni dönemin de habercisidir. Ama unutmayalım ki Amerikan ekonomisinin toparlanmasında esas faktör, İkinci Dünya Savaşı olmuştur.

ASLINDA, SANAYİ DEVRİMİ SONRASININ dünyası, 20. yüzyılın başında artık yıkılmaya mahkûmdu. Sanayi Devriminin yarattığı teknolojiler (makine ve buharlı makine), üretimin örgütlenmesi (fabrika düzeni), ideoloji (liberalizm), siyasi yapı (ulus devlet) ve parasal düzen (altın standardı) yarattığı etkiler nedeniyle kurulu düzeninin sarsılmasına yol açıyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde tekelleşme, oligopolleşme eğilimleri güçleniyor, arkadan gelen devletler öndekilere yetişmek için liberalizmden kopup korumacılığa meylediyor, büyük işletmelerde toplanan işçiler patronlara karşı örgütleniyordu.  Birinci Dünya Savaşı yıkıma yol açan bir felaket değildi, zaten ortaya çıkan yıkımın bir tezahürüydü. Ancak henüz 150 yıllık denebilecek bu sistemin değişmesi gerektiği, o dönemin içinde yaşayanlar açısından çok da aşikâr değildi.  Birinci Dünya Savaşından sonra eski düzen yeniden ihya edilmeye çalışıldıysa da olmadı. Kırılmış seramik kap yapıştırılsa da içine konan su durmadı, aktı gitti. 1929 Bunalımı liberal küresel düzenin yıkımını getirdi. Değişimin kaçınılmazlığı ancak bundan sonra anlaşıldı ve değişim ancak 1930’ların ikinci yarısında başlayabildi.

Dünyada liberal düzen 1980’lerden sonra bir kez daha yerleşik standart haline geldi. Ama o da ebedi olmadı. Bu sefer neoliberal olarak adlandırılan düzenin ipliğini pazara çıkartan 2008 kriziydi. Ama dünya nasıl 1920’lerde hâlâ 1914 öncesine dönmeye çalıştıysa, 2010’larda da  2008 öncesine dönmeye çalışıyor. 2008’de yaşananın sadece bir ekonomik kriz olmadığı, bir sistem krizi olduğu zaman geçtikçe daha netleştiği halde… Corona salgını da –hem bu salgının yarattığı etkiler hem de bu salgınla mücadele yöntemleri– mevcut sistemdeki tıkanıklıkları bir kez daha gözler önüne serdi.

ÖYLEYSE, SİSTEM TIKANIYORSA, tıkanıklığı aşmak için eskiyi ihya etmeye çalışmanın beyhudeliğini görmek gerekiyor. Değişim kaçınılmazsa, yeni gelişen koşullara uygun politikalar üretmek şart. Bugün dünyayı kaplayan popülizm bu ihtiyaca cevap vermiyor. Çünkü sorun dış mihraklarda ve onlarla işbirliği yapanlarda değil, sistemin kendi dinamiklerinde ve çözüm de mağdurların yer değiştirmesinden değil, mağduriyetlerin ortadan kaldırılmasından geçiyor.

Bence bugün bir iktisatçının gözünden Gazap Üzümleri’nin hikâyesi bu.

Peki, acaba bugünkü dönüşümün hikâyesini yazan birileri var mı? Mutlaka vardır, günümüz edebiyatına dikkatli bakarsak görebiliriz belki! Günümüzün Gazap Üzümleri’ni okumayı o kadar isterim ki…


[1]  K. Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasi ve Ekonomik Kökenleri, Alan Yayıncılık, 1986.

[2] R. Gordon, The Rise and Fall of American Growth: The U.S. Standard of Living since the Civil War, Princeton University Press, 2017.

 

GİRİŞ RESMİ:


Gazap Üzümleri‘nin 1940 yılı sinema uyarlamasından bir kare; karede de romanda olduğu gibi filmde de baş kahramanlardan biri olan kamyon. Sağda, kitabın 1939’daki ilk baskısının kapağı ve kapakta Elmer Hader’in ikonik illüstrasyonu.

KAYNAK : ÜMİT İZMEN – T24