“Açık ve kapalı kölelik sistemleri arasındaki en büyük farklardan birini ise sisteme köle sağlanması noktasında görürüz. Yukarıda, ABD siyahî köleliğinde gördüğümüz gibi kapalı bir kölelik sistemi dışarıdan sürekli köle getirilmesine ihtiyaç duymaz. Osmanlı’da ise köleliğin bir kurum olarak devam edebilmesi dışarıdan kesintisiz olarak yeni köleler getirilmesine bağlıydı.”

Tarihçilerin çalışma alanı geçmiştir, güncel hakkında pek yazmazlar. Peki, ama ya o güncelin içinde tabaka tabaka geçmiş varsa, bir katı soyduğunuzda gözlerinizin önüne geçmişten yeni bir görüntü geliyorsa? Dahası, o geçmiş aslında geçip gitmemişse ve bugünün dünyasında bir şekilde yaşamaya devam ediyorsa? Buna galiba “miras” diyoruz. Somut olanı var, soyut olanı var. İyi ve güzel olanı var, kötü ve çirkin olanı var. Ayasofya, içine 6. yüzyılın Doğu Roması ve 15. yüzyılın Osmanlısı hakkında pek çok bilgi sıkıştırılmış bir zaman kapsülü, bir mirastır. Güzeldir, muhteşemdir ve somuttur. “Töre cinayetleri” etrafında kuşaktan kuşağa aktarılan değer yargıları, medyanın tuhaf “aile meclisi” yüceltmeleri falan da herhalde birileri için soyut bir mirastır, kültürdür, çirkindir ve berbattır. Yeterince açık ve net, değil mi? Yukarıda zıtlığı mümkün olduğunca vurgulamak için sert hatlarla çizilmiş, kolay bir örnek bulmaya çabaladım ama keşke bu tür bir soruya tereddütsüz olarak her zaman olumlu bir cevap verebileydim! Konumuz veya nesnemiz kendilerini evrenin öznesi olarak gören insanlar ve onların yaptıkları olunca her şey o kadar karmaşık bir hal alıyor ki…

Hiç kimse unutmadı ve kolay kolay da unutmayacak, biliyorum ama usulen de olsa “hatırlayalım”. Tarih 25 Mayıs 2020, yer Amerika’nın Minneapolis kentiydi. Soyadında başlı başına berbat bir bagaj taşıyan Derek Chauvin adlı beyaz bir polis memuru, 2 metrelik George Perry Floyd, Jr. adındaki dev gibi bir kara adamı, güpegündüz ve sokak ortasında, tanıkları falan umursamadan, pervasız ve fütursuz, “anne” (mama) ve “nefes alamıyorum” diye bağırta bağırta öldürdü. Öldürme işlemi benzerlerinden daha uzun, yaklaşık olarak 9 dakika sürdü. Başta ekibindeki diğer üç polis olmak üzere, kimse de parmağını kıpırdat(a)madı. İnsanların ceplerinde taşıdığı ufak bir icat sayesinde herkes, bütün dünya gördü ve hatta bazı söylenenleri de duydu. Hepimiz tanığız. Şu an “Minneapolis-2020” denince, insanların kentte olan sayısız olayın içinden “George Floyd’un öldürülmesi” hadisesini seçmesi büyük ihtimaldir. Uzun bir zincirin son halkalarından biri olan bu korkunç olay günümüzde yaşandı. Üstelik sosyal ve öğrenilmiş belleğimiz aracılığıyla, bugünleri hiç yaşamayan kuşakların bile gelecekte bu konuda bir şeyler hatırlaması büyük bir ihtimal olarak görünüyor. Nasıl ki “1492’de ne olmuştu?” sorusuna, o yıl dünyanın pek çok yerinde, pek çok başka olay olmasına rağmen insanların hatırı sayılır bir kısmı “Colomb Yeni Dünya’yı keşfetti” cevabını veriyorsa, ileride de, “Minneapolis- George Floyd” denince, Amerikalı olsun veya olmasın, insanların akıllarına maalesef bu iğrenç cinayet gelecek.

Toplum düzenini korumakla görevli polis, 20 dolarlık sahte bir banknot kullanılmasından dolayı olay yerine çağrılmıştı… Ekibin kıdemlisi Derek Chauvin de, biri henüz 4 günlük polis olan, diğeri ise ancak 3. devriyesine çıkan, ikisi acemi, 3 meslektaşına bu tip çağrılarda ne yapılması gerektiğini uygulamalı olarak gösteriyor ve öğretiyordu. Bir tür hizmet içi eğitim de diyebiliriz. Bu davranış biçimi Chauvin’in nasıl bir toplum düzenini korumaya çalıştığına ve o düzene tehdit olarak algıladığı kişilere nasıl davranılması gerektiğini düşündüğüne de bir işaret olsa gerektir. Beyaz ırk üstünlükçülerinin davranışlarının çok önemli bir kısmı, bu üstünlüğün kaybedileceği korkusuna dayanır… İlginçtir, ABD başkanı da, öyle Ulusal Muhafızları falan değil, hemen ABD ordusunu devreye sokmak istemesiyle, bugünkü Amerikan toplumunun zihniyet coğrafyasında nerelerde durduğuna dair güçlü GPS sinyalleri verdi.

Evet, aslında “25 Mayıs’ta Minneapolis’te ne olmuştu?” diye sormuyorum. Olan yeterince açık görünüyor ve Amerikan kurumlarının ve toplumunun bir kesiminde sistemik ve sistematik bir ırkçılığın varlığına işaret ediyor. Chauvin o pervasızlığını neye borçluydu sanıyorsunuz? Ben daha ziyade, “25 Mayıs’ta Minneapolis’te olan neydi?” diye soruyorum. İşte bu, anlamaya yönelik bir tarihçi sorusu ve geçmişteki bazı olayları, kurumları, davranışları, kanunları ve uygulamaları bilmesek, bugün olanları anlayabilmemizin bir ayağı eksik kalır. George Floyd cinayeti hakikaten de göründüğü gibi tek başına bir insanın katledilmesinden mi ibarettir? Amerika’da polis, bazıları gözaltı işlemleri yaparken veya sonrasında olmak üzere her yıl yüzlerce insanı öldürüyor ve bunların çok orantısız bir kısmı Afrika kökenlilerden oluşuyor. Örneğin Statista’ya göre 2019’da öldürülen 379 beyaza karşı 235 siyah bulunuyor. Bu yıl 4 Haziran tarihine kadar öldürülenler içinde ise beyazlar 172, siyahlar 88 olarak görülüyor. Floyd istatistiklerde bir rakam olarak yerini çoktan aldı…

Siyah Amerikalılar Amerikan Nüfus İdaresi’nin resmî rakamlarına göre genel nüfusun ancak %13,4’ünü oluşturuyorlar ama hapishanelerde yine ağırlıklı olarak onlar var. İstatistik tuhaflıkları bu kadarla sınırlı değil ve kriminal sahada olmaları da gerekmiyor. Şeker, kalp, yüksek tansiyon hastalıklarının Afrika kökenli nüfusta daha büyük tahribat yaptığı zaten biliniyordu. Şimdi Covid-19 salgınında siyahların yine nüfuslarıyla orantısız bir şekilde büyük kayıplar verdiği ortaya çıktı. Afrikalıların atalarının geçirmiş veya geçirmemiş oldukları salgın hastalıkların bir genetik miras oluşturmadığını ve bunun da bir faktör olmadığını tabii ki iddia edemem. Sonuçta pek bildiğim bir konu değil. Öte yandan, sebep olarak ilk ağızda herkesin aklına gelen benim de aklıma geliyor. Afrikalı Amerikalıların beyaz nüfusa göre daha az eğitimli ve daha yoksul olduğu sır değil ki! Ama bu faktörlere işaret etmek de soruyu biraz ötelemekten başka bir şey değil. Afrikalı Amerikalılar niye beyazlara göre daha az eğitimli ve daha yoksul ki?

İşte bu soruya kısmen de olsa cevap verebilmek için köleliğin ABD’deki tarihine bakmamız gerekiyor. Köleliğin Amerika’ya bıraktığı miras da diyebiliriz. Bu konuda ilk söylenecek söz, ABD’de kölelik ve deri renginin bütünüyle örtüşüyor gibi görünmesidir. Birazdan açacağım, büyük oranda doğru olmakla birlikte bu tarihî açıdan tam olarak böyle değil ama bugünün beyaz üstünlükçüsü, derisi siyah bir kişi gördüğünde, karşısında plantasyondan yeni kaçmış veya daha kötüsü isyan etmiş bir köle varmış gibi irkiliyor. İsterse bu kişi Afrika’dan dün gelmiş ve kölelikle ilgili hiçbir geçmişi veya hatırası olmayan biri olsun, alarm zilleri hemen çalıyor! Antebellum (İç Savaş öncesi) Amerika’da, beyaz sahiplerin tasarladığı dünyada Nat Turner ve diğer kaçkın ve/ya ayaklanan kölelerin ne büyük bir şiddetle cezalandırıldığını düşünürsek, bugünün beyaz üstünlükçü zihniyetinin dertlerini (!) de biraz olsun anlayabiliriz. “Toplum düzeni tehlikede efendim!” Bu kafaya sahip olan kişi, kanunu, gerekirse de zorla uygulamakla görevli biriyse, belindeki silahı kullanma veya birinin ensesine bastırarak gırtlağını tıkama hakkına sahipse acaba ne gibi sonuçlar ortaya çıkar? Ya bu kişi basit bir kanun uygulayıcısı değilse? İşin tuhafı, bu tehdit algılaması köleliğin kaldırılmasından sonra azalacağına, bazı kesimlerde daha da artmıştır. 1921’de, Tulsa’da beyaz çetelerin sudan bir gerekçeyle yüzlerce siyahı nasıl katlettiği de konuşuluyor bu günlerde…

Gemide kırbaç cezası… Sağda işkence görmüş köle.

Siyah Amerikalıların illa gettolaşmış bölgelerde yaşayan, küçüklüğünden beri önünde suçtan başka bir patika bırakılmayan kesimden olması da gerekmiyor. “Okumuşları daha kötü, okumuşları daha kötü…” Irkçılık böyle bir şey, karşısındaki bireyin olumlu veya olumsuz özelliklerine değil, derisinin rengine bakar. Bu arada, okuma yazma bilen Turner’ın idamından sonra eyaletlerin kölelere okuma yazma öğretilmesini yasaklamış olduğunu da not edeyim. Hayır, tabii ki bir tür tarihsicilik yapmıyorum ama acaba böylesi bir geçmiş, bugünkü Afrikalı Amerikalıların beyazlara göre daha az eğitimli olmalarında bir faktör olabilir mi? Sonuçta siyah kölelerini 1863 ve 1865’te olmak üzere iki aşamada serbest bırakmış, üstelik bunu da birdenbire yapmamış ve “çıraklık” (apprenticeship) uygulamalarıyla siyahların özgürlüklerini “güzelce” kısıtlamış bir ülkeden söz ediyoruz. İlgadan tam bir yüzyıl sonraki Sivil Haklar Hareketi’ne ise hiç girmeyeyim.

Evet, özellikle bugünden bakınca, ABD’de deri rengi ile köleliğin tam bir çakışmasını görüyoruz. Başka bir deyişle, köleliğin bugünkü siyahların yeme içme alışkanlıkları üzerine olan etkisi dahil olmak üzere bütün mirası Afrikalı Amerikalıların omuzlarına yüklenmiş görünüyor. Efendiliğin mirası da haliyle beyazlara ve özellikle beyaz üstünlükçülere kalıyor. Bu başlı başına korkunç bir miras, bir o kadar da korkunç bir bölünme. Oysa bir toplumun geçmişinde bizatihi köleliğin varlığı böyle bir durumu gerektirmez, gerektirmiyor. Koşulları antebellum plantasyon köleliğinden çok daha ağır olmasına rağmen, Roma latifundium köleliğinin böyle bir izi var mı bugün? Köleler yorgunluktan ve gıdasızlıktan ölürse fetih yoluyla elde edilen ucuz yeni köleler getirilmesini öngören bu acımasız sistemin işlediği zamanlarda İtalyan yarımadasının nüfusunun üçte birinin köle olduğu tahmin ediliyor. Modern İtalyanlar birbirlerinin yüzüne bakar bakmaz, “Bunun aslı köle, bunun değil” diye ayırt edebiliyorlar mı? Eğer beyaz üstünlükçülük ithalatçısı bir İtalyan değilseniz ve yakın dönemlerde ülkeye gelmiş Afrikalılara bakarak bu tip tahayyülat işlerine girmiyorsanız, cevabınız hayır olmalıdır.

“Roma çok geride kaldı, getirdikleri kölelerin çoğu da Akdeniz Havzası’ndan ve Avrupa’dan devşirilmiş beyaz insanlardı, kaynadı gitti, bugün nereden bilinecek?” denebilir.

Solda: Köle kervanı molada. Sağda, kölenin damgalanması.

O zaman daha yakın dönemlere ve daha yakın yerlere bakalım. Osmanlı’nın hem beyaz hem de Afrikalı köleleri vardı. Eğer yine filmdi, diziydi, Amerikan modelinin etkisinde kalmamış biriyseniz, karşınızda sizin gibi Türkçe konuşan birine hemen “Ha, kul cinsi, köle asıllı” diyor musunuz? Hadi beyazları deri renginden dolayı hemen anlayamazsınız, dolayısıyla daha açık sorayım, sokakta yürüyen bir Afrikalı gördüğünüzde, ânında onun “aslında köle” olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse Amerikanlaşmanın etkileri zannettiğimden çok daha fazla, çünkü Osmanlıların köleliği deri rengiyle özdeşleştiren böylesi uygulamaları yoktu.

Osmanlı’nın kölelik uygulamalarına geleceğiz ama yine Amerika’ya gidelim. Hayalî muhavereye devam edelim. “Ama ne yapsın adamlar, ülkelerine köle olarak getirilenler Afrikalıydı, dolayısıyla köle olmak ile siyah olmak zaman içinde özdeşleşti. Kölelik ortadan kalktı ama deri rengi kaldı, bu şekilde düşünülmesi kaçınılmaz” diye bir tez geliştirilebilir. Ciddice bir klişe olur. Her klişede olduğu gibi gerçeği bir şekilde açıklar ama gerçek sadece ondan ibaret değildir. Evvela bugünkü ABD topraklarına ulaşan her Afrikalının köle olarak getirilmediği biliniyor, not edip geçelim. Çok daha önemlisi, bugün ABD olan topraklara ithal edilen ve özgür olmayan her emek Afrikalı emeği değildi. Özgür olmayan beyazlar da vardı. Hatta kolonyal Amerika’da iki ayrı kölelik sistemi aynı anda ve iç içe bir arada bulunuyordu.

Öyle ya, dünyanın geçmişinde, her coğrafyada hüküm süren tek bir kölelik sistemi mi vardı? Eğer böyle düşünüyorsanız yine antebellum Amerikan siyah köleliği, kölelik tasavvurlarınızı lüzumundan fazla etkiliyor demektir… Konferanslarda falan şu yukarıdaki fikirlerimi söylediğimde, karşımdaki isterse kölelik uzmanı olan bir profesyonel olsun, hafif afallayarak dinliyor. Dolayısıyla biraz daha açayım: Kuzey Amerika’da indentured servitude denen ve ancak “çentikli hizmetkârlık” diye çevirebileceğim, özgür olmayan bir emek türü daha vardı. Indenture’ın hikâyesi de şöyle: Bir kâğıt parçasının üzerine anlaşmanın şartları yazıldıktan sonra kâğıt yırtılarak ikiye bölünüp taraflara veriliyor. Anlaşmanın şartları yerine getirildiğinde ve vakti saati gelince taraflar ellerindeki parçaları birleştiriyorlar; parçaların tam olarak birbirine uyması, eldeki anlaşmanın aynı anlaşma olduğunun kanıtı oluyor. Daha sonraları, mesela gayri menkul satışı veya kiralanması gibi noterlerin onayladığı kontratlarda birden fazla nüsha olması gerekince, nüshalar üst üste konur ve boş olan üst kenarları makasla özel bir şekil verilerek kesilir ve dolayısıyla tarafların elindeki nüshalarda aynı kesim kalıbı görülürdü. Bu, el ile yazılan belgenin aynı gün, aynı yerde üretildiğinin kanıtı olurdu. Bu da bir tür indenture idi. Kısacası “indenture” zaman içerisinde kontrat anlamı kazanan bir kelime. Dolayısıyla “çentikli hizmetkârlık” da bir tür kontratlı kölelikten başka bir şey değildi.

Çentikli hizmetkârlık, 18. yüzyılın sonunda bağımsızlık ilan edecek olan 13 İngiliz kolonisinin ilk zamanlarından son zamanlarına kadar emek ihtiyaçlarını karşılamakta kullanılan bir sistemdi. “Ana ülke” İngiltere’den, bazen suç işleyenler veya savaş esirleri de bu hizmette bulunmaları için gönderilirdi ama asıl yaygın olan şekli şöyle çalışırdı: Amerika’daki kolonilere gitmek isteyen ama yelkenli gemi yolculuğunun ücretini ödeyemeyen yoksul kimseler, bu ücreti ödeyebilecek biriyle, bazen de doğrudan geminin kaptanıyla indenture yaparlardı. Amerika’ya gitmenin bedeli, kontratta açıkça belirtilen bir süre için, bilet parasını karşılayan kişinin veya onun bu kontratı devrettiği kişinin hizmetkârlığında bulunmaktı. Bazı Amerikan kolonileri, getirilen her hizmetkâr başına, getiren kişiye belli büyüklükte bir araziyi ücretsiz verdiği için bu sistem çok kârlı bir şekilde işleyebilirdi. Getiren efendinin hem arazisi hem de o arazinin üzerinde çalışma yükümlülüğü bulunan, özgür olmayan bağımlıları olurdu.

Doğru, Amerika’da bu sisteme hiçbir zaman “kölelik” denmedi, tarihyazımında bugün de denmez. Zencilerin köleliğinden o kadar farklıydı ki, eğer buna kölelik denirse, ona ne diyeceklerini düşünmüş olmalılar. Bu sistemde bağımlı, kontratta ne yazıyorsa o kadar süre için (genelde 10 seneden az) efendiye hizmet etmekle yükümlüydü. Bu bağımlılığa adındaki gibi bir hizmetkârlık muamelesi yapmak ise çok hafif kaçar. Bağımlı hizmetkârın canı sıkılırsa işini bırakıp gidemezdi. Kaçarsa yakalanır ve sahibine iade edilirdi. İzinsiz evlenemezdi. Efendi veya sahip (İngilizcede ikisi de master) süresi henüz dolmamış bir bağımlısını başka birine satabilirdi. Böyle bakınca, “çentikli hizmetkârlar”ın efendinin şahsına olan bağımlılığı, işlediği topraktan ayrı satışı yapılamayan serflere göre daha fazlaydı. Yalnız, efendi, bağımlının kontratta ne kadar süresi kalmışsa o kadarlığına satabilirdi ve yeni sahip kontratın tüm şartlarını devralmış olurdu. Kontratta belirlenen süre bitince de bağımlı azat edilir ve “özgürlük gerekleri” (freedom dues) yerine getirilirdi. Bunların içinde genelde küçük bir arazi, ufak bir çiftlik evi, çeşitli çiftçilik aletleri, gıda maddeleri ve bazen de bir miktar para olurdu. Amerika’ya göç eden Avrupalıların önemli bir bölümünün Yeni Dünya’daki ilk yıllarını atlatamayıp yaşamlarını yitirdikleri düşünülürse, bunun ideal bir durum olduğunu söylemeye pek gerek yoktur sanırım. Öte yandan, fiilî hizmet süresi çok zor da geçse, bağımlı emeğin bir noktada serbest bırakılması, dahası toplumun bu insanları dışlamaması, onların da kendi ailelerini kurarak topluma karışmaları ve toplumdaki efendi sınıfının bu kişileri kendi akrabalık gruplarına kabul etmesi çok tipik bir “açık kölelik” sistemiyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. 18. yüzyıla kadar Amerika topraklarına göç eden Avrupalıların yarısı kadarının bu sistem sayesinde Amerikan toplumuna bütünleştirildiği düşünülürse, hiç de marjinal bir kurumla karşı karşıya olmadığımız anlaşılır. Hal böyleyken, bugünkü beyaz Amerikalıların acaba ne kadarı kendi atalarının da Amerika’ya kontratlı köle olarak getirildiğini hatırlıyor acaba?

Siyahların köleliğine gelince, kontratlı kölelik hakkında yukarıda ne söylüyorsam tersini düşünün. Tam anlamıyla bir “kapalı kölelik” sistemi söz konusuydu. Bu sistemde köle azat edilmezdi. Tam aksine, bir sahibin elindeki köleler birbirleriyle evlendirilir ve plantasyonlar için köle yetiştirilir, fazlası ihtiyacı olanlara satılır, bu işlem sırasında ailelerin parçalanıp parçalanmaması kimsenin umurunda olmazdı. Hatta kölesini azat etmek isteyen sahipler bile yasayla kısıtlanmıştı. Köleler sahiplerin akrabalık gruplarına kabul edilmezdi. O kadar ki, kendi kadın kölelerinden çocuk sahibi olan efendilerin çocukları dahi köle olarak kalır, bazen tarla yerine çiftlik evinde, daha hafif işlerde kayırılsalar veya toprakla uğraşanların ekip başı olarak istihdam edilseler bile, onlar da köle statüsünde tutulurdu. Kısacası, köle için, içinde yaşadığı toplumun kalanına eşit bir üye olarak karışma umudu yoktu. Bu sistemin çok önemli bir sonucu ise, azat ve topluma karışmanın olmamasından dolayı “fire” vermediği, bilakis “köle evlilikleri” yoluyla sisteme sürekli yeni köleler kazandırdığı için dışarıdan köle ithali olup olmamasının sistemin devamı üzerindeki etkisinin hayati bir önem taşımamasıydı.

Plantasyonda şeker üretimi. Sağda, en yaygın ceza: Kırbaçlama

1 Ocak 1808’de köle ticaretinin yasaklanmasıyla ABD’ye köle ithalinin durmasına rağmen, yarım asır sonra bu ülkede köleliğin kaldırılması esnasında siyah kölelerin nüfusunun çok daha fazla olması, ABD’nin dışarıdan hiç ithalat yapmaksızın kendi kapalı kölelik sistemini sürdürebildiğini gösteriyor. Oysa kontratlı kölelikte böyle bir durum söz konusu olamazdı. Kontratların sona ermesiyle bu kişilerin toplumun geneline karışmasından dolayı, eğer sürekli bir kontratlı köle akışı olmazsa sistem kendini yenileyemez ve zamanla ortadan kaybolurdu. Kontratlı kölelik sonradan ABD Anayasası ile yasaklandığında fiilî durum da böyleydi; kurum canlılığını çoktan yitirmişti.

Amerika’nın biri ağır bir miras bırakan, diğeri bırakmayan iki ayrı kölelik sisteminin öyküsü özetle böyle. Bugün ABD Nüfus İdaresi, “Toplumda kontratlı kölelerin soyundan gelen beyazların sayısı şu kadar” diye bir istatistik sunmaya lüzum görüyor mu? Hoş, iki kölelik sistemi birbirlerine o kadar benzemiyordu ki, sunsa ne olur? Amerikan beyaz toplumu, “tarihî bir hoşluk” olarak yâd eder ve işine bakar. Mesele şu tabii ki, neden zamanında bu iki farklı uygulama yapıldı? Aslında bu böyle birdenbire ve en başından itibaren karar verilmiş bir ayrım değildi. Sıkı durun! Amerikan kolonilerine başlangıçta, 17. yüzyılda kontratlı köle olarak zenciler de getirilmişti. O zaman neden bu daha hafif kölelik sistemini bütün Afrikalılar için yaygınlaştırmadılar da, o korkunç, kapalı plantasyon sistemi hâkim hale geldi ve siyahlar için derilerinin rengiyle kölelikleri özdeş oldu? Başka bir deyişle, bugün işte birtakım sonuçları hâlâ yaşanan ırk köleliği siyahlar için tercih edildi?

Bu sorulara bazı cevaplarım var. En basiti, malûm-u ilâm gibi olacak ama Amerikalıların ataları için deri renginin köle olup olmamaktan daha ağır bastığı ve bundan dolayı da siyahların topluma karışmamaları için önlem alarak onları çıkışı olmayan, çok daha ağır kölelik koşullarına mahkûm ettikleridir. Koloniler döneminde siyah biriyle cinsel beraberlik yaşamak, eğer sahip söz konusu değilse, beraberinde ölüm cezasını bile getirebilirdi. Böyle bir beyazın kendisini “kirlettiği” düşünülürdü. Öte yandan, kurucu “hacı babaların” ellerinin altında kanun kaynağı olarak her zaman için Kitab-ı Mukaddes vardı. Orada, Levililer bahsinde, köle olan Yahudi kardeşin ilelebet köle olarak tutulmaması ve kendisine bir süre biçilmesi söylenir. Doğru, o sıralarda etrafta pek fazla gerçek Musevi bulunmuyordu ama Amerika’yı “Tanrı’nın ikinci İsraili” olarak gören kurucu püritenler için böyle bir çıkarım yapmak da işten bile değildi…

Neyse, çok daha önemli bir soru var: Acaba deri rengiyle köleliğin özdeşleştirilmediği başka bir kölelik sistemi mümkün olur muydu? Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” cevabını verebiliyoruz çünkü başka toplumların tarihî tecrübelerinde yeterince kanıt bulunuyor. Eski Yunan’da da Avrupa ve Yeni Dünya’nın kontratlı köleliğine benzeyen bir uygulama vardı. Paramoné denen bu uygulamada, birine olan borcunu veya borcun faizini ödeyemeyen bir kişi onun hizmetine girer, borç ödeninceye kadar onun kontratlı kölesi olarak hizmet ederdi. Eski Yunanlıların paramoné uygulamasında deri rengini dikkate aldıklarına, kendilerinden farklı deri rengine sahip olanlara bu yolu kapadıklarına dair hiçbir bilgim yok.

İslâm hukukunda ve Osmanlı dünyasında kontratlı köleliğe tam olarak karşılık gelen uygulama ise çok yaygın olarak uygulanan ve çeşitli biçimleri bulunan mükâtebe’dir. Osmanlılar “kitabet” de derlerdi. İslâm hukukunda ve Osmanlı uygulamasında borç köleliği yoktu ama Osmanlılar da satın aldıkları veya başka bir şekilde edindikleri köleleriyle bir tür sözleşme olan mükâtebe yaparlardı. Bütün diğer köle sistemlerinde olduğu gibi, Osmanlı’da da köle hukukî açıdan bir şahıs olarak tanınmazdı. Dolayısıyla kölenin, insanlar arasındaki hukukî işlemlerde, eğer sahibi tarafından özel olarak görevlendirilmemişse, taraf olma, imza atma hakkı bulunmazdı. Özgürlük hedeflenerek bir köle ile mükâtabe yapıldığı an ise köle hukukî bir şahıs niteliği kazanır, kontratın şartlarını yerine getirebilmek için bazı tasarruflarda bulunma hakkı doğardı.


Solda Afrikalı zeybekler. Sağda: Afrikalı dadı ve Osmanlı ailesi

Osmanlı’da şeklen paramoné’ye benzeyen, bir kölenin, sahibinin hizmetinde belirli bir süre bulunması karşılığında özgürlüğüne kavuştuğu bir mükâtebe şekli de vardı. Bu biçim çok yaygındı ve köleler genellikle 7 ila 9 yıllık bir hizmet sonunda azat edilirlerdi. Buna çırak çıkarmak da denir, özgürlüğüne kavuşan köleye, sahibinin ekonomik durumuyla orantılı bazı hediyeler verilirdi. Saraydan çırak çıkarılanlara genellikle şehirde bir ev alınırdı. Başka bir mükâtebe türünde köleden belli bir malı, belli bir miktarda üretmesi istenir, söz konusu miktar kadar üretim yapıldığında köle azat edilirdi. Bursa’nın meşhur kumaş tezgâhlarında köleler, sahipleri için belli bir kumaşı, üzerinde anlaşılan miktarda dokumak koşuluyla azat edilirlerdi. Burada süre ile ilgili bir husus olmadığı için, köle istenen kumaşı bir an önce üreterek özgür olmak istediğinden, köle emeğinin sürekli şikâyetlere konu olan meşhur verimsizliği de söz konusu olmazdı. Başka bir mükâtebe türünde ise sahip sadece belirlenmiş bir miktar parayı kendisine getirmesi koşuluyla kölesiyle mukavele yapardı. Kölenin bu parayı kazanabilmek için başkasının işinde veya kendi işinde çalışması gerektiğinden, artık sahibinin hizmetinde bulunamayacağı da peşinen kabul edilmiş olurdu. Koşulları ne olursa olsun, bu sözleşmeler kadı huzurunda yapılır ve anlaşmazlık durumlarında referans olabilmesi için sicile kaydedilirdi.

Çok tipik bir açık kölelik sistemi olan Osmanlı köleliğinde özgür olabilmenin tek yolu mükâtebe veya kontratlı kölelik değildi. “Tedbir” denen başka bir uygulamada da kölenin, sahibinin ölümü üzerine özgür olacağı ilkesi vardı. Ayrıca İslâm hukukuna göre bir sahibin kendi cariyesinden olan çocuklar hiçbir şekilde köle statüsünde tutulamaz, hür bir kadından olan çocuklardan farklı bir statüleri olamazdı. Kendi efendisinden çocuğu olan cariye ise, eğer daha önceden azat edilmemişse, sahibinin ölümü üzerine zorunlu olarak köle statüsünden çıkarılırdı. Buradaki fikir de, babalarının mallarını tevarüs eden çocukların bu mirasları içinde kendi annelerinin veya üvey annelerinin bulunmamasını garanti etmekti. Ayrıca Osmanlı toplumunda hizmet veya herhangi başka bir maddi çıkar beklemeksizin köle azadı yapmak da erdemli bir hayırseverlik olarak görülürdü. Bütün kölelik sistemi köleleri bir noktadan sonra azat etmeye, akrabalık gruplarına almaya ve toplumla karışmalarını sağlamaya odaklı bir şekilde çalışırdı. İşte burada kolonyal Amerika’dan çok büyük bir farklılık ortaya çıkıyor. Osmanlıların mükâtebelerde ve diğer her türlü azat mekanizmasında kölelerini deri rengine göre farklı muamelelere tabi tuttuklarına dair hiçbir kayıt yok.

Harem ağası ve eski cariyeler (solda). Osmanlı pazarı yolunda köleler (sağda).

Deri renginden bağımsız olarak tek bir Osmanlı kölelik sistemi vardı ve bunun toplumun daha sonraki yapısı ve bileşimi üzerinde büyük bir etkisi oldu. Köle yetiştirme uygulamaları da Osmanlı sistemine yabancı olduğu için, bazen bu tip uygulamaların ithal edildiği olduysa da, Osmanlı toplumunda bunlar uzun süreli yaşayamadı ve genel kölelik sisteminin içinde eridi. İki örnek vermek yeterli olur sanırım. Fatih döneminde batı Balkanlar’ın hızla fethinden dolayı esir edilen kişiler, toprağa bağlı ortakçı kullar olarak İstanbul çevresindeki hassa çiftliklerine yerleştirilmişti. Bu Hıristiyan kölelerin birbirleriyle evlendirilmesi yoluyla gelecek kuşakların da devlet kölesi olarak kalacağı ve çiftliklerde kentin ihtiyacı olan ürünleri yetiştireceği varsayılmıştı. Bu köylüler herhalde yine çiftçilik yapmaya devam ettiler ama hızla Müslümanlaşarak ve hür köylülerle evlenerek toplumun geneline karıştıkları için, birkaç nesil sonra Slav asıllı toprak köleleri olduklarını hatırlayan bile kalmamıştı.

İkinci örneğim ise çok daha yakın zamanlara ait ve çok daha büyük bir nüfusu ilgilendiriyor. Şöyle ki, 1864’te Kafkasya’da Ruslara kesin olarak yenilmelerinden sonra, Çarlık Çerkesleri tehcir etti ve Osmanlı İmparatorluğu’na büyük Çerkes göçü başladı. Çerkesler sayıları 150.000 kadar olduğu tahmin edilen tarım köleleriyle birlikte gelmişti. Osmanlı’dan farklı olarak Çerkesler’de köle yetiştirme uygulamaları vardı ve Çerkes soylu sınıfı bu insanları kalıtsal köleler olarak kendisine bağlı tutuyordu. Ne var ki, imparatorlukta kölelerin sürekli olarak köle statüsünde tutulmadığını gören Çerkes köleleri yer yer efendilerine karşı ayaklanmaya başladı. Osmanlı yönetimi de hem topraklarında böyle sürekli bir huzursuzluk kaynağı istemediği hem de ırsî bir köle sınıfına fikir olarak yabancı olduğu için müdahale etti. Devlet Çerkes soylularına hazineye ait araziler verilmesi ve bunun karşılığında kölelerin kitabete kesilmesini önererek, yani Osmanlı toplumundaki yaygın uygulamayı Çerkes köle sınıfına uygulayarak sorunu büyük oranda çözdü.

Kölelerinin deri rengine göre onlara farklı muamele yapmayan Osmanlı toplumunda köleliğin hukuki statüsünü tabii ki şeriat düzenliyor ve Osmanlılar kölelerine ilişkin bütün uygulamalarını son kertede dine dayandırıyorlardı. Yalnız burada çok önemli bir nokta var: Osmanlı kölelik sisteminin açık bir köle sistemi olarak çalışmasını Osmanlılar dinî hukukla düzenliyorlardı ama şeriat bizatihi açık bir kölelik sistemini zorunlu kılmıyordu. Tam aksine, aynı şeriat köle anne-babaların çocuklarının da sahibin köleleri olacağını hükme bağladığı için, kendi kölesini kendi yetiştiren kapalı bir köle sistemini de dinî hukuka dayandırmak pekâlâ mümkündü. Çerkesler de Müslümandı ve aynı İslâmî köle hukuku onlar için de geçerliydi ama onların tercihi düzenli azadı ve köleleri kendi akrabalık gruplarına kabul etmeyi esas alan bir kölelik sistemi inşa etmek olmamıştı.

Çerkes cariye ve Osmanlıda Afrikalı dadı.

Açık ve kapalı kölelik sistemleri arasındaki en büyük farklardan birini ise sisteme köle sağlanması noktasında görürüz. Yukarıda, ABD siyahî köleliğinde gördüğümüz gibi kapalı bir kölelik sistemi dışarıdan sürekli köle getirilmesine ihtiyaç duymaz. Osmanlı’da ise köleliğin bir kurum olarak devam edebilmesi dışarıdan kesintisiz olarak yeni köleler getirilmesine bağlıydı. Bir bakıma bugünkü toplum tasavvurlarına daha uyumlu olan, dışlayıcı değil, içerleyici olan bu açık kölelik sisteminin, paradoksal olarak çeşitli acılara sebep olan köle ticaretini daha çok teşvik eden ve köle devşirilen yerler için yıkıcı etkileri daha çok olabilen bir model olduğunu da söylemek durumundayız.

Sadece İstanbul ve Anadolu’ya değil, Cezayir’den Basra Körfezi’ne kadar bütün Osmanlı İmparatorluğu’na 19. yüzyıl boyunca yılda 10.000 Afrikalı köle getirildiği yolunda bir tahminim vardı. Bunun bir yüzyıllık bir süre için 1 milyona karşılık geldiğini bulan ve bildikleri tek örnek olan ABD ile karşılaştırmalar yapan bazı çevreler de inanmayan çığlıklar atmış, beni tarihi tahrif etmekle, işlemedikleri suçlara Osmanlıları ortak etmekle, temiz tarihimizi Batı’nın sömürgeci tarihiyle özdeşleştirmekle falan suçlamışlardı. “Bu kadar Afrikalı geldiyse bugün niye görmüyoruz, nerede bu zenciler?” şeklinde özetlenebilecek histerik bir tavır içindeydiler. Deri rengiyle köleliği örtüştüren ve örtüştürmeyen toplumlardan, açık ve kapalı kölelik sistemlerinden, ABD ve Osmanlı’nın tarihî patikalarından yukarıda bir nebze bahsettim. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da, hatta bugünkü Türkiye sınırları içinde Afrikalılar zannettikleri kadar görünmez değil ve benim de verilecek çok uzun bir cevabım var. Ama hadi, kestirmeden gideyim: Evet görmüyoruz ama hepimiz biraz da Afrika’yız. Ayrıca, deri renginden bağımsız olarak, biraz insan olan da bugün George Floyd olur, Rayshard Brooks olur. Tıpkı ABD’de şu anda olduğu gibi…

 

KAYNAK ÖNERİLERİ:

  • Argıt, Betül İpşirli,  Life after the Harem. Female Palace Slaves, Patronage and the Imperial Ottoman Court, Cambridge, 2020
  • Erdem, Y. Hakan, Osmanlıda Köleliğin Sonu, 1800-1909, Kitap Yayınevi, 2004
  • Genevese, Eugene D, The World the Slave Holders Made: Two Essays in Interpretation, Pantheon, 1969
  • Lovejoy, Paul E, (Ed.), Slavery on the Frontiers of Islam, Markus Wiener, 2004
  • Patterson, Orlando, Slavery and Social Death, Harvard, 1982
  • Toledano, Ehud R, Osmanlı Köle Ticareti. 1840-1890, Tarih Vakfı, 1994
  • Toledano, Ehud R, Suskun ve Yokmuşçasına. İslâm Ortadoğusu’nda Kölelik Bağları, Bilgi Üniversitesi, 2010
  • Troutt-Powell, Eve, Tell This in My Memory Stories of Enslavement from Egypt, Sudan, and the Ottoman Empire, Stanford, 2012
  • Watson, J.L (Ed.), Asian and African Systems of Slavery, Oxford, 1980
  • Zilfi, Madeline C, Women and Slavery in the Late Ottoman Empire: The Design of Difference, Cambridge, 2010