Öyle ya da böyle, sonuçta bu da “dindar toplum” yaratma projesi içinde bir yere oturuyor. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın başından bu yana süregelen politikasına ve politika yapma yöntemine uygun. Bu yöntemin “İslamcı popülizm” olduğunu söylemek de herhalde çok aykırı bir tespit olmaz

Ayasofya’yı yeniden camiye çevirme projesi sanırım ciddi bir girişim olarak gündeme girdi. Bunun da olacağını, böyle yapılacağını tahmin edebiliriz.

İstanbul’un fethinde Ayasofya’nın camiye çevrilmesi bence gayet normal bir olaydır. O çağda, bir yeri fetheden güç, bulduğu ibadethaneleri kendi inancına uydurmak üzere böyle şeyler yapabilir ve yapar. Olağandır. Alternatifi yakıp yıkmasıdır.

Osmanlılar öteki “tektanrıcı” dinlere inananları “ehl-i kitap” olarak adlandırmış, onlara saygılı davranmışlardır. Onların ibadethanelerini kendi inançlarının camilerine dönüştürmelerinde elbette bir “fütuhat” övünmesi vardır. Ama aynı zamanda saygı vardır. “Tek bir Allah”a inanan insanların ibadet ettiği yeri benimsemek de vardır.

İspanya’daki Endülüs camilerinin kiliseye çevrilmesinde de benzer bir biçimlenme görürüz. Onlarda hatta “fethettik” tavrı ağır basıyor olabilir. Ama orada da Cordoba’da (Kurtuba’da) kiliseye çevirdikleri camiyi gören V. Karl, “Dünyada bir tek yerde görülebilecek bir şeyin yerine her yerde görülebilecek bir şey yapmışsınız” demiş ki, bu da epey medeni bir tavırdır

Osmanlılar da Ayasofya’ya saygı gösterdiler. Osmanlı’nın başlıca geleneksel töreni olan “Cuma Selamlığı” neredeyse her cuma günü Ayasofya’da yapılırdı (her camide “Sultan Mahfili” olduğu halde).

Evliya Çelebi kubbedeki melek resimlerinden söz eder. Demek ki 17. yüzyılda da Müslüman Osmanlılar Ayasofya’daki “suret”lere ilişme gereğini duymamışlar. Bu da o saygının bir parçası.

Atatürk’ün en medeni davranışlarından biri, bence, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine karar vermesidir. Böylece, bir insanlık hazinesini insanlara ayrımsız açmış oldu. Cami olmanın örtük biçimde içerebileceği “fütuhat” çağrışımını da geçersizleştirdi. Cami olarak kalsa insanlara kapalı olacak değildi elbette. Kilisedir diye San Pietro’ya, Notre Dame’a vb. giremiyor değiliz. Gene de, dünyayı itelemeyi değil, kucaklamayı öğütleyen, olgun bir davranıştı. Atatürk’ün Gelibolu’daki, burada can vermiş Anzaklar için söylediği güzel sözler gibi.

Tayyip Erdoğan şimdi bu durumu tersine çevirmeye hazırlanıyor. Burada bir “dönüş”, bir politika değişikliği söz konusu, çünkü bu “camiye çevirme” projesinin sözü edilmiş, bana o zaman akıllıca gelen sözlerle Erdoğan set çekmişti. “Hele Sultanahmed’i doldurun, o zaman düşünürüz” demişti. Yani, “Öyle şey olmaz” dememişti. Genel seçmeninin karakteri düşünüldüğünde “olmaz” demek oy kaybettirebilirdi. Böyle bir talepte bulunmanın “provokatif” olduğuna dair suçlayıcı sözler de söylemişti -suçlayıcı sözler söylemekten kendisini almasının hayli güç olduğunu görüyoruz.

Yani, şimdi ne oldu da Ayasofya’nın cami olmasını istemek bir “provokasyon” olmaktan çıktı, devletin uygun bir prosedür oluşturması gereken bir proje haline geldi?

“Gündem değiştirmek”ten sık sık söz ediliyor. Hükümet öncelikle ekonomide başa çıkamadığı güçlüklerle karşılaştıkça, yapay sorunlar icat edip dikkatleri başka yerlere çeviriyor… Teori bu. Doğru olabilir. Çünkü böyle bir kalıpla sık sık karşılaşıyoruz. Ama çok da ikna edici bulmuyorum, çünkü “icat” edildiği söylenen bu konular sonuçta Erdoğan’ın “yapılacaklar” listesinde yeri olan şeyler. Ve aynı zamanda gerginlik yaratacak türden şeyler. Dikkat dağıtmaktan çok gerilim yaratmanın Erdoğan’ın benimsediği politika olduğunu söylemek mümkün. Bu Ayasofya hikâyesi de böyle: “Önce Sultanahmed’i doldurun” derken Erdoğan kapıyı kapatmamış, ertelemişti. Belki günün koşulları gündeme getirmesini “tacil” etti. Belki o bile değil: “Fetih Kutlaması” kendiliğinden gündeme getirdi.

Öyle ya da böyle, sonuçta bu da “dindar toplum” yaratma projesi içinde bir yere oturuyor. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın başından bu yana süregelen politikasına ve politika yapma yöntemine uygun. Bu yöntemin “İslamcı popülizm” olduğunu söylemek de herhalde çok aykırı bir tespit olmaz.

Ayasofya’nın cami olmasının “popüler” bir talep olduğunu söyleyebilir miyiz? Bence, hayır, söyleyemeyiz. Yıllardır Ayasofya bir müze ve kimse de kalkıp “Böyle olmamalı” demiyor. “Kimse demiyor” dersek yanlış olur. Bu gibi şeylere kafası takık İslamcı ve Türkçü bir küme var, onların böyle bir talebi var. Ama halkın büyük çoğunluğu Ayasofya’nın müze olmasından hiç şikayetçi değil, birçoğu belki haberdar da değil -çünkü böyle konulara ilgi duymuyor. Yani, kısacası, “Ayasofya ne zaman cami olacak?” diye sabırsızlanan bir kalabalık kitle yok memlekette.

Ama gelelim madalyonun öbür yüzüne. Bu aynı kitle, Ayasofya’nın yeniden cami statüsünü almasını izlemez ama genel bir anlamda iktidarın Müslümanlar’ı sevindirecek işler yaptığından haberi olur.

Bu, işte, popülizmin çok zaman işleyiş biçimi. “Popülist çoğunlukçuluk” bu. Kitlenin ciddi bir ihtiyacını tespit edip ona cevap vermiyorsun. Sen kendi ideolojik dünyanda olmasını istediğin bir şeyin peşindesin. Ama “Bunu ben böyle istiyorum” da demiyorsun. Tayyip Erdoğan’ın “idam” konusundaki ısrarı gibi. Toplumdan “İlle idam olsun” diye kitleleri ayağa kaldıran bir talep mi geliyor? Hayır, Tayyip Erdoğan adamlarına “idam isteriz” diye bağırtıyor. Onları bize gösterip, “Bakın, kitleler istiyor” deme “lesepase”sini alıyor. “Önüme kanun getirsinler, ben de imzalarım” diyor. Bunlar olursa Türkiye yeniden insanları idam eden, devlet memuru olarak cellatlar istihdam eden bir toplum haline gelecek. Ve bunu “Türk milleti” istemiş olacak. Tayyip Erdoğan, sadece, milletin isteklerini bilen, anlayan ve gerçekleştiren devlet adamı.

Bu bizi “halkın talepleri” konusuna da getiriyor. Sonuçta gerçekten “halkın talebi” denecek bir şeyden söz etmiyorum. Ama önümüze bu kılıkta sunulan bir şeyden söz ediyorum.

Gezi protestoları sırasında Abdullah Gül, “Demokrasi yalnız çoğunluk demek değildir” yollu bir söz söylemiş, Tayyip Erdoğan hemen buna karşı çıkmış, “Öyledir” demişti. Özetlemeye çalıştığım mekanizma içinde böylesine inandığı besbelli. Oysa, tabii, çoğunluk her şey değildir. Dünyanın vardığı medeniyet aşamasına göre yapılacak ve yapılamayacak şeyler vardır. “Kuran’da yeri var” diyerek kölelik kurumunu yeniden kurabilir misin? Tayyip Erdoğan’a göre belki bu da mümkündür, ama “Tayyip Erdoğan’a göre mümkündür.” Böyle konularda referandum türü araçlara da başvurulmaz. Ahalinin önyargılarının etkili olabileceği düşünülen sorunlarda bu yapılmaz, yapılmasına da “plebisiter diktatörlük” denilir.

Pek “makbul” bir yönetim tarzı değildir. Ama Tayyip Erdoğan açısında ideal tarz bu.

Bunun mücadelesi içindeyiz.

MURAT BELGE – T24