“Türkiye’de de çok sayıda kişinin ölümüne yol açan ‘1918 İspanyol gribi’, o yıllara tanıklık eden yazarların yapıtlarında da yer alır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Refik Halid Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cahit Uçuk ve Nâzım Hikmet o salgına tanık olan yazarlardan birkaçıdır. İşte, onların tanıklıklarıyla İspanyol gribi…”

2019 Aralık ayının sonlarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve hastalığa yol açan “Koronavirüs (Corona virüsü, Covid-19)”, kısa sürede Antarktika dışında tüm kıtalara yayıldı. Dünya çapında 170’den fazla ülkede görülen yüz binlerce vakada yaşamlarını yitirenlerin sayısı giderek artıyor…

Bütün dünya Koronavirüs salgını ile baş etmenin yollarını ararken ülkemizde salgın ve alınacak önlemler hakkında öylesine şeyler söylendi, yazıldı ki, şaşırmamak elde değil. Önce hemen her konuda olduğu gibi önce “komplo teorileri” dile getirildi. Sonra hastalığa karşı “kelle paça mı, dut pekmezi mi?”, “Tuzlu su mu, sirkeli su mu?” tartışmaları başladı. Ardından “kenevirin hastalığa iyi geldiği”, “bizim genlerimizin farklı olduğu” gibi tezler tartışmaların ana konusu oluverdi.

Bir yanda panik, diğer yanda da yüz yıldır bu topraklarda hakimiyetini sürdüren “Bize bir şey olmaz!” söylemleri sürüp gitti ve gitmekte. Yakın tarihimizde, 1986’da “Çernobil Faciası” olarak tarihe geçen nükleer kazadan sonra çaylarda radyasyon olduğu “iddialarını” yalanlamak için kameraların önünde çay içen bakan, okullara, kışlalara dağıtılan radyasyonlu fındıklar, çaylar hatırımızdayken, 2005’te “kuş gribi” olarak bilinen salgında sağlık görevlilerinden köşe bucak tavuklarını kaçıran üreticiler hatırımızdayken hâlâ “bize bir şey olmaz!” diyebiliyoruz.

Olanlar hemen unutulmuş ki televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada konunun uzmanı olmayan “tanınmış” isimler, konuşmaya, yazmaya devam etmekteler; Dünya Sağlık Örgütü’nün, Sağlık Bakanlığı’nın, Türk Tabipler Birliği’nin açıklamaları ve yayınları ile hastalığa karşı alınacak önlemler gayet açık bir biçimde duyurulmuşken…

Koronavirüs salgını gibi bir başka büyük salgında da, 1918’de yaşanan “İspanyol gribi”nde hastalığın kaynağı, ilacı ve aşısı bilinmiyordu. Bütün dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu salgın ülkemizde de çok sayıda kişiyi hasta etmiş ve ölümüne neden olmuştur. “1918 İspanyol gribi”, o yıllara tanıklık eden yazarların yapıtlarında da yer alır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Refik Halid Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cahit Uçuk ve Nâzım Hikmet o salgına tanık olan yazarlardan birkaçıdır. İşte, onların tanıklıklarıyla “İspanyol gribi”…

İspanyol olmayan grip

Öncelikle: “İspanyol gribi”, İspanyol gribi değildir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ilk kez Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde, Fort Riley Kışlası’nda görülmüş ve hastalık birkaç gün içinde 48 askerin ölümüne yol açmıştı. Gemilerle Avrupa’ya savaşmaya gönderilen Amerikan askerlerinin bulunduğu kamplarda ve cephelerde yayılan hastalığın “İspanyol gribi” olarak anılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlamasından kaynaklanmıyordu. Savaşan ülkeler tarafından gazetelerin hastalık haberlerine “moral bozacağı” nedeniyle sansür uygulanıyordu. Savaşa katılmayan İspanya’da ise gazetelerin hastalık ve salgın haberine yer vermesi için bir engel yoktu; dolayısıyla hastalık İspanya’nın üstüne kaldı.

Solda Washington’da, Kızıl Haç Acil Ambulans İstasyonu’nda tatbikat, 1918. Seattle’da görevliler yolcuların maskesiz seyahat etmesine izin vermiyor. (sağda)

1914 ile 1918 yılları arasında süren Birinci Dünya Savaşı’nda 17 milyon kişi hayatını kaybetti. Savaşın sonunda, 1918 ile 1920 arasında dünya düzenini değiştirecek gelişmelerin yanı sıra baş gösteren “İspanyol gribi”, salgın savaşta ölenlerden çok daha fazla insanın ölümüne neden oldu… 50 milyon civarında! Savaş koşullarında kayıt tutmanın zorluğu, salgının ve savaşın neden olduğu hastalıkların grip sayılıp sayılmayacağının belirsizliği gibi nedenlerle can kayıpları hakkında kesin bir sayı vermek mümkün değildi. Tarihçilerin çoğu savaşın sona ermesinde salgın hastalığın büyük rolü olduğunu savundu. Cephelerde savaşacak, hastalık bulaşmamış ve sağlıklı asker sayısının azalması zorunlu olarak savaşın sonunu getirmiş olabilir. Ama salgının bütün dünyaya yayılma sebebi de yine savaştı. Savaşın sonlarına doğru cephede salgın nedeniyle dövüşemeyecek durumda olan askerler topluca gemilerle, trenlerle memleketlerine yollandı. Böylece hastalık cephelerden şehirlere, köylere sıçradı.

Washington, Walter Reed Hastanesi, grip koğuşu, 1919.


Solda, Oakland Belediye Oditoryumu, 1918. Seattle’da Kızıl Haç’ın dağıttığı maskeleri takan polisler, Aralık 1918. (sağda)

Tarihe İspanyol gribi olarak geçen 1918-1920 yılları arasındaki influenza salgını, dünyayı üç büyük dalga olarak sarsmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye yayılan hastalık, milyonlarca insanın canını aldıktan sonra yok oldu… Nisan 1918 ile Ağustos 1918 arasında hızla Avrupa’da yayılan ilk dalgada ölüm oranı yüksek değildi. Ekim 1918’de bütün şiddeti ile başlayan ikinci dalga çok ağır geçen, nerdeyse dünyanın yarısını etkileyen ve ölüm oranı yüksek bir dalga olarak kendini gösterdi. Üçüncü ve son dalga Ocak 1919’da Avrupa’nın tümüne yayıldıktan sonra Mayıs 1919’da salgının hızı yavaşladı. 1920’de hasta sayısı ile hastalıktan ölüm oranları giderek azaldı ve salgın sona erdi.

Fransa, Haute-Marne’de tedavi olan askerler…

İstanbul’da İspanyol nezlesi

İstanbul o zaman “nezle” ya da “paçavra hastalığı” olarak bilinen gribe yabancı değildi. İnfluenza, 1889’da Türkistan’da başlamış, 1890’da Avrupa’ya ve Kanada’ya yayılan bir hastalık olarak ölümlere neden olmuştu. 1889’da İstanbul’da etkili olan ve 1894 yılına dek zaman zaman kendini hissettiren grip, 1918’de yeniden, hem de çok şiddetli bir biçimde “İspanyol nezlesi” olarak geri gelecekti. 1957-1958 yılları arasında “Asya gribi”, 1968-1969 yılları arasında “Hong Kong gribi”, 2002-2003 yılları arasında SARS, 2009’da “Domuz gribi”, 2012’de MERS yaşandı. Ancak en tehlikelisi, en fazla ölüm vakasının yaşandığı ve bütün dünyayı etkisi altına alan İspanyol gribiydi…

“Büyük salgın” ismiyle de anılan hastalık, Osmanlı topraklarında ilk kez başkent İstanbul’da görülür. 1918’de Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkmış, İstanbul İtilaf Devletleri’nin askerleri tarafından “fiilen” işgal altındadır. Geçirdiği yangınların sonucunda neredeyse üçte biri harap olmuştur, işsizliğin, açlığın yanı sıra salgın hastalıklarla da mücadele etmektedir. 1918’in yaz aylarında çiçek hastalığı salgını başlar. Bütün Avrupa’yı kırıp geçiren verem (tüberküloz) hastalığı da kişisel ve toplumsal temizliğin yapılamadığı, sokakları pislik içinde olan İstanbul’da kapıdan kapıya, insandan insana bulaşır. 1918 yılında İstanbul’da veremden 71.765 kişi hayatını yitirir. Bunların dışında frengi, belsoğukluğu, uyuz, lekeli humma (tifüs) hastalıkları da kol gezmektedir. 1919’da bu salgın hastalıklara bir yenisi hem de en belalılarından biri eklenir: 2 Ekim 1919’da veba hastalığı başlar. Şehrin korkulu rüyası olmuştur veba. İstanbul, bir yandan İspanyol nezlesi, bir yandan da veba ile savaşacaktır. Salgın bütün Avrupa’da dolaştıktan sonra Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul’a ulaşır. İlk “İspanyol nezlesi” vakası Temmuz 1918’de Şişli’de görülür. İki ay içinde çok sayıda İstanbulluyu yataklara seren salgın hastalıktan ölenlerin sayısı başlarda çok azdır. Daha önceki “nezle” salgınlarına benzemeyen, hızla bulaşan hastalık bilinmezlerinden dolayı korkuyla karşılanır.

İstanbullular “İspanyol nezlesi” olarak anılan salgının başladığı ilk aylarda bu salgını pek önemsemezler. Hastalığın yayılmasında umursamazlık, “bize bir şey olmaz” anlayışı ile kadercilik (“Allahın takdiri ne ise o olur”) büyük rol oynar. Üstelik yüksek doktor ve ilaç ücretleri yoksulların tedavi olmasına engel olmaktadır. Bu nedenle vaka sayısı ev ev, mahalle mahalle artmaya devam eder. Kesin olmayan sonuçlara göre sadece İstanbul’da 16000 kişi yaşamını kaybeder…

Sermet Muhtar Alus, 30 Ocak 1941 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan “İstanbul’da Enflüenza” başlıklı yazısında hastalıkla ilgili anılarına yer verir:

“O zamanlar, her sene kara kışta bir veya iki kere başı vurup lâakal [en azından] on beş gün yatak döşek serilmek şarttı. Adı enflüenza’ya tutulmak. Paçavra hastalığı da derlerdi ki sebebi, vücudü paçavraya çevirişi. (O vakit grip kelimesi ortada yok.)

İyi hatırımdadır. Enflüenza 315 senesinde İstanbul’a pek acarcasına gelmiş, girmediği kapı baca kalmamış, saygısızca yerleşip nice kimselere duman attırmıştı.

Sıvırya [alabildiğine] panik. Az buçuk meraklıya ‘zırdeli’, sarî hastalığa ‘senesi ise geçer’, ahretine kavuşana ‘günü dolmuş’ diyenler bile ‘biz de mi tutulacağız?’ korkusundan bitiyor. Göz açıp kurtulanlarda gene helecan: Ya nüks ediverirse, bu sefer daha dallı budaklı olursa…”

O kâbus dolu yılları yaşayanlardan biri de edebiyatımızın usta kalemi Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Hüseyin Rahmi’nin 1919 yılında yayınlanan Hakk’a Sığındık isimli romanı savaşın yıkıcı sonuçlarının yaşandığı, salgın hastalıkların yayıldığı işgal atındaki İstanbul’un, kenar mahallelerindeki yoksulluğu, çaresizliği anlatır. Roman İspanyol nezlesi ile başlar. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktaralım:

“İstanbul’da, Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi, yangın gibi evden eve saldırarak aile fertlerinden üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık zuhur eden evler ile imkân derecesinde ihtilâttan sakınılması hususunda doktorların tavsiyeleri, gazetelerin ihtarları tesirsiz kalıyor; bu nasayihin [öğütlerin] zıddına hareketten ileri gelme elîm vakalar birbirini velyediyor [takip ediyor], kimsede intibah [uyanış] eseri görülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.

Hangi evde hastalık zuhur ederse orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hemen ziyarete, iyâdete, kendi tâbirlerince hatır sormıya koşuyorlar ve ‘A! Dostluk bugünde belli olur’ nakaratiyle hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içiyorlar, artığını yiyorlar, koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.

– Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir.

Diyecek kadar basiretkâr [sağduyulu] olanlara:

– Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş eceli gelen ölmüş… Zavallıcık evinde oturup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağlık Allahtan… Rabbimin takdiri ne ise o olur. Hekimler ne bilirmiş?.. Kelin medarı olsa kendi başına olur. Onlar ölmiyecek mi? Bu sene İspanyol’dan az hekim mi öldü? Ecele çare olmaz. O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz. Rabbimin gücüne gider… Ona şirk koşmuş gibi olur…

Diyorlardı.”

Hüseyin Rahmi’nin İstanbul Aksaray Hoşkadem Mahallesi’nde başlayan romanında İspanyol gribinin nasıl yayıldığını, buna neden olan cehaleti anlattığı satırları okuyunca, bugün yaşadıklarımıza şaşırmıyoruz. Aradan yüz yıl geçmesine rağmen aynı cehalet, aynı kaderci anlayış hâlâ hâkim: “Bize bir şey olmaz!”

Eğlence yerlerinin kapatılması

Gazetelerin “devr-i âlem seyahatine çıkmış tuhaf bir hastalık” olarak andığı hastalıktan ölenlerin az, yatanların çok olduğu şehirde gündelik hayat olağan akışından çoktan uzaklaşmıştır. Resmi ve özel kurumlar, mağazalar neredeyse çalışamaz hale gelmiştir. Salgın İstanbul’un bütün semtlerine yayılınca, 9 Aralık 1918’de okullar ve eğlence yerleri kapatılır. Ölüm vakalarının azalmaya başladığı Ocak 1919’da okullar ile sinema, tiyatro, gazino gibi eğlence yerleri hijyen koşullarına uymak koşuluyla kademeli olarak açılır. Hastalığa yakalananlar yüksek ateş içinde yorganların, battaniyelerin altında ölüm korkusu ile yatarken sadece parası olanlar doktora muayene olabilmektedir…

Yazar Refik Halid Karay da büyük salgının tanıklarındandır. İlk baskısı 1919’da yapılan Sakın Aldanma, İnanma, Kanma isimli kitabında yer alan “İspanyol Nezlesine Dair” başlıklı yazısından hastalığın belirtilerini anlattığı satırları birlikte okuyalım:

“Ben böyle ateş görmedim, sanki Cibali yangınından bir yanar kütük fırlamış da balkonun açık kapısından dosdoğru bizim yatağa düşmüş; elini vücudüme sürenin kazara mangala sokmuş gibi ‘ve of!’ diye parmağını ağzına götürmediğine şaşıyordum. Maazallah parlamama bir şey kalmamıştı. Şilte, yorgan, cibinlik, karyola, nagihan alev alıverecektik. (…)

Her neyse, bu çok ateşli bir illetti; yanıyordum; için için, inim inim yanıyordum. İstiyordum ki biri beni kocaman soba maşasile belimden tutsun, götürüp bahçede havuza daldırsın… Yanar bir kütük gibi vücudüme su dokundukça cazırdıyarak, hışıldıyarak beyaz beyaz dumanlar salıvererek orada söneyim, serinleyim!

Ya baş ağrısı! Ağız alışmış da ‘ağrı’ diyorum, yoksa ağrı ne kelime? Ağrı benim çektiğimin yanında şifa gibi kalır. (…) Şakaklarım öyle atıyordu ki benim kafamın içinde bayram davul bir saat, bir gün değil, köy düğünü gibi tam bir hafta vurdu. (…)

Ben şimdi hiçbir şeye ‘olmaz!’ demiyorum. Umumî Harp bize:

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Hakikatini ne güzel öğretti… Hem dizüstü geldik de öyle öğrendik! (…)

Zihnimin içi hâlâ karmakarışık; hâtıratım yangından kurtarılıp cami avlusuna taşınıvermiş eşya gibi, bir türlü sırasını bulup çıkamıyorum; neydi o hal. Ben daha yatakta inlerken evin halkı birer birer yatağa düştü; beşikteki çocuktan mutfaktaki aşçıya kadar herkes hasta! Kim kime bakacak? Serildik kaldık… Bu harp senelerinde her millet ortaya bir marifetini koydu. İspanyollar da nezlelerini… Sanki cemiyeti beşeriyeye elbirliğile fenalık etmek şart, bitaraf kaldığına sevindiğimiz İspanya’nın da hiç olmazsa bu kadar zararını görmek… Ne de çabuk yürüdü geldi; daha dün ‘garip bir hastalık varmış!’ diye okuduğumuz illet bugün kanımıza karıştı.”

Uzun uzadıya “nezlenin” belirtilerini anlatan Refik Halid Karay, İspanyol nezlesinin kaynağının İspanya olduğunu sananlardan biriymiş belli ki…

Salgın sadece başkent İstanbul’da değil, Anadolu’nun pek çok yerinde de yaygın bir biçimde görülür. Kasım 1919 başında gazetelerde Edirne’de de hastalığa yakalananlardan 42 kişinin vefat ettiği haberleri yayınlanır. Ankara, Yozgat, Eskişehir, Çorum, İzmir, Doğu Beyazıt, Elazığ… birçok şehir grip salgını ile sarsılmaktadır. İspanyol nezlesi birçok şehirde olduğu gibi Balıkesir’de de hızla yayılmaya, korku yaratmaya ve can almaya devam eder. Cumhuriyet dönemi edebiyatının ilk kadın yazarlarından biri olan Cahit Uçuk, Bir İmparatorluk Çökerken isimli anı kitabında Balıkesir’de yaşanan salgından söz eder:

“Hadiye altı aylık hamileydi. Başlarındaki felaketler yetmiyormuş gibi, bir de Avrupa’da başlayan İspanyol nezlesi adlı müthiş öldürücü grip, Balıkesir’e kadar ulaşmıştı. Camilerde ezan seslerinden çok sela sesleri duyulmaktaydı. Hadiye pencereden dışarı bakamıyordu. O kadar peş peşe cenazeler geçiyordu ki korku içindeydi. Dışarı çıkamıyorlardı. Mikrop bulaşabilecek hiçbir harekette bulunmuyorlardı. Fakat yine de İspanyol nezlesi Vehbi Bey ailesinin hepsini birden sardı. Hadiye en sonra yattı. Evin içinde bütün odalarda yataklar doluydu. İştahsızlık, bir haftalık şiddetli yüksek ateş ve sonrasında ölüm her evin kapısını çalmaktaydı.”

1920’nin kış aylarında salgın yeniden alevlenir. Hastalığın girmediği ev neredeyse kalmamıştır. İlaç fiyatları el yakarken, doktorların vizite ücreti ise öylesine artar ki bırakın fakirleri, orta halli aileler bile muayene ücretini ödemekte zorlanırlar. İstanbullular çaresizlik ve korku içinde salgının bitmesini beklemektedirler.

Birçok ülkede hastalar karantinaya alınmıştır. Ancak hasta sayısı o kadar çok ve karantina merkezleri o kadar azdır ki hastalar bir arada tedaviye alındığından salgını önlemek bir türlü mümkün olmaz, olamaz. Öncelikle toplu olarak bulunulan mekânlar; okullar, tiyatrolar, sinemalar, kahvehane ve spor salonları kapatılır. Maske kullanımı zorunluluğu getirilir, tükürmeyi yasaklayan yasalar bile çıkarılır. Panik ve korku nedeniyle insanlar evlerinden çıkmaz olur. Bilinen her türlü ilaç denenir. Ancak bütün bunlara rağmen salgın kendi zaman çizelgesine uygun ilerler ve durur…

“1918 İspanyol gribi” olarak tarihe geçen salgın, 1918-1920 yılları arasında bütün dünyada zengin fakir, ünlü ünsüz birçok kişinin ölümüne neden olmuştur: Fransız şair Guillaume Apollinaire, Avusturyalı ressam Egon Schiele, Alman sosyolog Max Weber, Avusturyalı ressam Gustav Klimt, Fransız oyun yazarı Edmond Rostand, Brezilya Cumhurbaşkanı Rodrigues Alves, İsveç Prensi Erik Gustaf Ludvig Albert…

Edebiyat dünyamızın o dönemde önemli bir isimlerinden biri, iyi bir yazar ve iyi bir insan olarak bilinen Şahabettin Süleyman da İspanyol nezlesinin kurbanları arasındadır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1969’da yayınlanan Gençlik ve Edebiyat Hatıraları isimli kitabında; Ahmet Haşim’den Yahya Kemal’e, Süleyman Nazif’ten Tevfik Fikret’e edebiyatımızın köşe taşlarını, o yılların edebiyat ortamını ve gençlik anılarını anlatır. Yakup Kadri, solunum yolu hastalığının tedavisi için 1916’da gittiği İsviçre’de üç yıl kalır. 1919’da İspanyol gribine yakalanır. Fecr-i Ati edebi topluluğunun kurucularından Şahabettin Süleyman ile eşi şair İhsan Raif Hanım da Yakup Kadri ile birliktedir. Yakup Kadri, yakın arkadaşı Şahabettin Süleyman’ın ölümünü, onun kaybına olan üzüntüsünü satırlarına yansıtır:

“Şahabettin Süleyman, karısıyle birlikte, bir dağ kürü yapmağa geldiği ve birlikte nice neşeli günler geçirdiğimiz İsviçre’nin Davos-Platz kasabasında, henüz otuz beş yaşında ya var ya yokken, dünyaya gözlerini kapamıştı. Burada, benim iki yıldan beri tedavi altında bulunduğum sanatoryuma inmişlerdi. Bu münasebetle hemen her gün geceli gündüzlü bir arada yaşamıştık. (…)

Zavallı Şahap’ın hayata bu kadar bağlı olduğu ve dünya nimetlerinden bu kadar zevk aldığı bir devrini daha hatırlamıyorum. Kim derdi ki, İspanyol Gribi denilen salgın bir hastalık, onu, üç dört ay sonra, safasını sürmekte olduğu bu Epikür bahçesinden alıp bir köy mezarlığının ıssızlığı içine götürecektir. Evet, harpte yenilmemiz ve bu yüzden memleketle bütün temaslarımızın kesilmesiyle parasız kalmak endişesine düşmemiz üzerine bize pek pahalıya gelen sanatoryumdan çıkıp taşındığımız ucuz bir otelde o kara hastalığa –bütün ölüm korkusuna ve aldığı türlü türlü önleyici tedbirlere rağmen– Şahabettin Süleyman da tutulmuş ve iki üç gün içinde ahret yolunu boylayıvermişti.

Oysa, aynı günde, aynı otelde İspanyol Gribinin pençesi beni de yakalamış, yatağa sermişti. Oysa, ben ayrıca akciğerlerimden de hasta idim ve hiçbir tedbir almamıştım. Başucumda ise hiçbir bakıcım yoktu. Nasıl oldu bilmiyorum; o gitmiş, ben kalmıştım. Öldüğünü duysaydım, belki bir şok neticesinde ben de onun akıbetine uğrayabilirdim. Fakat, iyi kalpli tanıdık ve arkadaşlarım bu felâketi benden gizli tutmak için lâzım gelen bütün tedbirleri almışlardı. İhsan Raif Hanım da kocasını kaybettiği gece beni görmeden tekrar sanatoryuma gitmişti. (…)

Garabetle karışık bu facia üzerinden uzun yıllar geçti. Alp dağlarının bir yamacındaki çukurda çürüyüp giden o ölüyü her düşünüşümde yüreğimin, hâlâ ad veremediğim acayip bir acıyla burkulduğunu hissederim.”

O yılların bir başka tanığı olan şair Nâzım Hikmet’tir. Nâzım Hikmet, 1939 ile 1941 yılları arasında hapishanede kaleme alır Kuvâyi Milliye şiirlerini. İşte, ilk basımı 1965’de Kurtuluş Savaşı Destanı ismiyle yapılan kitaptan birkaç dize ile noktalayalım yazıyı:

“Biz ki İstanbul şehriyiz,

Seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                                        bir de İttihatçılar,

                 bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                                       914’ten 18’e kadar

                                                        yedi bitirdi bizi.”

 

GİRİŞ RESMİ:

 

1920’de grip salgınını önlemeye çalışan Amerikalı bir sağlık çalışanı (solda), Avustralya, Sidney’de motorize sağlık ekipleri, 1919. (sağda)
Kaynak : FEZA KÜRKÇÜOĞLU – T24