Tam işler yolunda giderken önemli bir kırılma yaşandı. Bu kırılmanın merkezinde Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) vardı

Öncelikle belirtmek gerekir ki Türkiye ve dünyada Koronavirüs’le (Kovid-19) mücadele eden sağlık emekçilerine büyük bir teşekkür borçluyuz.

Özellikle ülkemizde sağlık emekçilerine yönelik yaşanan şiddet olaylarını göz önünde bulundurduğumuzda, katil virüsle mücadele eden sağlık emekçilerine birey ve toplum olarak vereceğimiz destek teşekkürün ötesine geçmelidir.

Hayatları pahasına hastalıkla mücadele eden “gerçek emekçi” tüm sağlıkçılara bu teşekkürü sunmamız gerekiyor.

* * *

Büyüteç’i takip eden okurlar bu köşede çoğunlukla kamu ve devlet güvenliği konularını ele aldığımı bilirler. Ancak bu hafta – belki de yakın çevremde Kornavirüs konusuyla yakından ilgilenen uzmanların olması nedeniyle köşeyi bu konuya ayırdım.

Bu çerçevede, konunun uzmanlarından edindiğim somut bilgileri okurlara aktarmaya çalışacağım.

Kritik eşik neden yıkıldı?

Wuhan’da geçen aralıkta patlayan Kovid-19 virüsünün dünyaya hızla yayılmaya başlamasıyla birlikte Türkiye de harekete geçti. Sağlık Bakanlığı, kendi içinde başlattığı çalışmaları, virüsün İran’a ulaşmasıyla birlikte devletin ilgili kurumlarını paydaş yaparak geliştirmeye başladı.

Önce doğu sınırında önlem alındı, hava ve kara taşımacılığına ara verilmesiyle ülkeye giriş ve ülkeden çıkışlara yasak getirildi. Sağlık Bakanlığı, doğu sınırı boyunca sahra hastanelerini kurdu.

Burada bir parantez açayım:

Aynı zamanda kendisi de hekim olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, süreç içinde Kovid-19 konusunda devleti alarma geçirmeyi başardı. Bakan Koca, bu süreçte şanslıydı. Zira ekibinde Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Prof. Dr. Emine Alp Meşe’nin desteği vardı. Enfeksiyon hastalıkları konusunun kendi uzmanlık alanı olması nedeniyle Bakan Yardımcısı Meşe, Bakan Koca’nın ilk günden itibaren sağ kolu oldu. Koca ve Meşe, bakanlık karargâhı ve sağlık kurumlarında görevli tüm personelin işin içinde olmasıyla yol haritasını belirleyip mücadele için düğmeye bastılar.

* * *

Tam işler yolunda giderken önemli bir kırılma yaşandı. Bu kırılmanın merkezinde Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) vardı.

Diyanet, yılbaşından bu yana umre için Suudi Arabistan’a giden yaklaşık 21 bin ziyaretçinin dönüşünde sağlık kontrollerinden geçirilmesini organize edemeyince 15 bine yakın umre ziyaretçisi, “14 günlük karantinada kalmaları” tavsiyesiyle evlerine gönderildi.

Ancak tavsiyeye çok uyulmaması nedeniyle serbest dolaşımdaki umreciler, potansiyel Kovid-19 şüphelisi olarak günlük yaşama devam ettiler.

Bu noktada Sağlık Bakanlığı devreye girdi. Bakanlığın, ülkeye gelişleri devam eden umrecilerin doğrudan karantinaya alınması yönündeki uygulamayı başlatmasıyla son kalan 6 bin kişilik umre ziyaretçisi doğrudan karantinaya alındı.

Karantina sürecinde yaşananlar, malum. Karantinadan kaçmaya çalışanlar, grup halinde yola çıkan ancak yolda polislerce yakalananlar…

* * *

Buraya kadar aktardıklarım hemen herkesin bildiği durum.

Ancak bundan sonrası fazlasıyla önemli.

Şöyle ki, Kovid-19 şüphelisi olarak sağlık kurumlarına başvuran hastalara sorulan ilk soru, son günlerinde yurt dışı bağlantılı bir olay yaşayıp yaşamadıklarıydı. Yüksek ateş, yoğun öksürük ve nefes darlığı şikayetlerinin yurt dışıyla ilişkilendirilmesiyle birlikte hastalardaki Kovid-19 şüphesi ağır basıyordu.

Ancak son bir haftadır, özellikle ilk ölüm olayından sonra testlerle tespit edilen Kovid-19 vakalarında yurt dışı boyutu görülmemeye başlandı. Yani, tanı konulan hastaların büyük bölümünün yurt dışına çıkmadıkları veya yurt dışından gelen kişi/kişilerle temasının bulunmadığı anlaşıldı.

Uzmanlar, bu durumu virüsle mücadelede yeni faz olarak tanımlıyor. Yeni süreci “vaka sınıflamasının değişmesi” olarak değerlendiren uzmanlar, bu durumun virüsün yayılma hızını tetiklediğine, böylelikle pozitif vakaların artışının beklenenden daha hızlı yaşanacağına dikkat çekiyor.

İşte bu yeni faz ile birlikte Sağlık Bakanlığı’nın yol haritasındaki kritik eşik yıkılmış oldu.

Tek başına olmasa bile Diyanet’in organize edemediği “kontrollü geliş” süreci, Türkiye için kritik eşiğin yıkılmasında öncül rol aldı.

Vaka sınıflamasını değişmesi ne getirecek?

Vaka sınıflamasının değişmesiyle birlikte yeni tespitlerin sağlanması için Kovid-19 şüphelilerinin tanı parametreleri de değişecek kuşkusuz.

Uzmanlar, ilk aşamadaki yüksek ateş değerinin 38 dereceye çekilmesi ve solunum yolları rahatsızlığı sırasında yaşanan akıntıların, “Kovid-19 şüphesi” olarak değerlendirilmesinin uygun olacağını kaydediyorlar.

Böylelikle hem testlerin daha çok kişiye yapılarak tanıların daha süratli ve net konulmasının önü açılırken, hem de üst solunum yolu rahatsızlığı ile sağlık kuruluşlarına gelen kimi hastalara acil servislerde yapılan müdahaleye karşın daha sonra Kovid-19 tanısı konulmasıyla ilk tedaviyi başlayan sağlık personelinin virüs kapması önlenebilecek.

Hastanın iyileşmesi nasıl olacak?

Merak edilen süreçlerden birisi, Kovid-19 tanısı konulan bir hastanın nasıl iyileştirileceği.

Uzmanlar bu konuyu şöyle değerlendiriyor:

Hastalığı doğrudan iyileştirecek bir ilaç henüz üretilemedi. Hastanın semptonlarına göre ilaçla tedavi yapılıyor. Kesin tanı alan hastalarda 24 saat ara ile yapılacak testlerde 2 kez negatif sonuç alınması halinde, hastalar için taburcu kararı verilebilecek.

Tedavi edilen hasta yeniden Kovid-19’a yakalanabilir mi?

Klinik verilere göre, her hastanın tedavi süresi değişkenlik gösteriyor. Hastaların uzun süreyle hastanede kalması gerekebiliyor.

Kovid-19 tedavisi bağışıklık sisteminde kalıcı durum bırakmıyor. Bu nedenle tedavi olduktan sonra da bulaşıcılık durumu devam edebilir.

Yani, Kovid-19 tedavisi gören bir hasta, tedavi sonrasında da çevresine virüs yayma durumunda olabilir.

* * *

Dünyayı ve dolayısıyla Türkiye’yi de sarsmaya başlayan Kovid-19 sürecinde elbette bir de madalyonun iki yüzü var.

Madalyonun ön yüzünde merkezi otorite var. Koronavirüs’le mücadelede en büyük sorumluluk tabii ki devlette. Ancak, bu süreçte mücadelenin en önemli paydaşlarının başında “toplum / birey” geliyor.

Merkezi otorite, kırılma eşiğine kadar süreci elinden geldiğince başarıyla yürütmeye çalıştı. Buna karşın, tanı koymak amacıyla yeterli test yapılmadığı, hızlı bicinde testlerin sonuçlarının alınamadığı, testlerin sadece üç kent Ankara, İstanbul ve Erzurum’da kurulu laboratuvarlarda incelendiği, kaç kişiye test yapıldığı, Umre ziyaretçilerine karantina uygulanmasındaki gecikme gibi konularda eleştiriler merkezi otoriteye yöneltiliyor.

Türkiye’nin İtalya’ya döneceği endişesi toplumdaki hâkim görüş. Süreçte görev alan kimi uzmanlar da benzer tanımlamayı yapıyor.

Özellikle son üç gündür vaka hızının yükselmesiyle birlikte devlet bazı acil tedbirler aldı. Ülkedeki tüm hastanelerin envanterindeki solunum cihazlarının sayısı tespit edilmeye çalışılıyor. Ayrıca, büyük şehirlerdeki spor salonları olası ihtiyaç için belirleniyor. Yine, eldiven üretimi yapan bir fabrikayla anlaşan devletin, üretimin tamamını aldığı bilgisi mevcut.

Sağlık Bakanlığı, hemen tüm kentlere tanı kitleri gönderecek. Tanıda kullanılan Primer adlı bir maddenin aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünyada sadece dört ülkede üretilmesi nedeniyle ilk aşamadaki ihracat sonlandırıldı. Şimdi, üretim yerel için yapılıyor.

Yanı sıra bakanlık, büyükşehirlerin tamamında tanı tespit laboratuvarı kuruyor. Sonuçların hızlı çıkması sağlanacak.

Bunlar halkta panik yaratacak gelişmeler değil. Devlet alt yapısını oluşturmaya çalışıyor.

Merkezi otoritenin eleştirildiği diğer konu ise şeffaflık. Kamuoyu, Kovid-19 konusunda devletin sağlıklı bilgilendirme yapmasını bekliyor.

Bilmem, dikkat ettiniz mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan Çarşamba akşamı yaptığı açıklamada iki kez rahmet temennisinde bulundu. İlkinde, ilk vakanın yaşamını yitirdiğini, ikincisinde ise 89 yaşındaki bir yurttaşın virüs kaynaklı ölümü olduğunu söyledi.

Oysa kamuoyu ilk vakanın yaşamını yitirip yitirmediğini, yitirdiyse ne zaman öldüğünü bilmiyordu! Belki Erdoğan’ın dili sürçtü, belki ağzından kaçırdı, bilemiyorum. Ama sonuçta, Çarşamba gecesi kamuoyu ikinci ölümün yaşandığını daha sonra Sağlık Bakanı Koca’dan öğrendi.

* * *

Madalyonun diğer yüzü: Toplum / bireyin tutumu

Buna karşın diğer paydaş, yani toplum / birey sürece ne kadar katkı yaptı?

Bugüne kadar yaşanan gelişmelere baktığımızda, toplum ya da bireyin Kovid-19 konusunu ciddiye aldığını söylemek hayli zor.

Kalabalıklar içinde hapşıran veya şiddetli öksürenlerin durumu nerdeyse vatan hainliğiyle eş değer duruma geldi.

“Bana / bize bir şey olmaz” düşüncesinden hareketle yola çıkanlar ne yazık ki bu ülkeye kısa zaman içinde zarar vereceklerinin farkında değiller.

Sağlık Bakanı Koca’nın sosyal medyadaki her paylaşımına eklediği “Tedbirlerde tavizsiz olalım”, “Yeni vakalardan endişeliyiz. Lütfen ziyaretçi kabul etmeyin. Sağlık taramasından geçmiş olmak sıfır risk anlamına gelmez.”, “Tedbirleri ne kadar sıkı tutarsak, tehdit o kadar zayıflar” mesajları hedef kitlelerde istenilen karşılığı bulamadı.

Bu aşamada en son devreye Cumhurbaşkanı Erdoğan girdi. Erdoğan, halka “evinizde oturun” dedi.

Uzmanlardan aktaracağım son başlık ise, durumun ciddiyetiyle ilgili. Anlatımlara göre sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyadaki durum oldukça ciddiye alınması gereken halde.

Uzmanlar, Kovid-19 sürecinin “inançlı/inançlı olmayan” ya da “iktidar yanlısı / iktidar muhalifi” konumlarına bakılmaksızın toplumun / bireyin son yılların en büyük salgın hastalığına karşı mücadeleye destek vermesi gerektiğinin altını çiziyor.

Bu yazı uzun oldu, farkındayım. Ancak bir bütün içinde eldeki verileri okuyucuya aktarmak gerekiyordu. Okuyucuların anlayışına sığınıyorum.

Tolga Şardan | Büyüteç – T24