Behiç Ak yeni kitabında hem çocuklara hem de ebeveynlerine sesleniyor: “Bir çocukla, diyalog kurmanın en iyi yolu bir hikâyeyi paylaşmaktır.”

Modern toplumun tahrip edici alışkanlıklarından en büyük yarayı çocuklar alıyor. Doğadan ve toplumsal ilişkilerden yalıtılan çocuklar evlerinin “güvenli” ortamlarına mahkûm edilirken, hayatla kurdukları bağ bile büyüklerin çizdiği sınırlarla belirleniyor. Eğitim sistemimiz nedeniyle yaşadığı coğrafya hakkındaki bilinci belli ezberlerin ötesine geçemeyen çocukların hayatına, kadına yönelik şiddeti, savaşları, ölümleri, doğa talanını ve yıkımları da eklediğimizde, ortaya hiç de iç açıcı olmayan bir tablo çıkıyor.

Peki ama çocuk, büyüklerin dünyasında nasıl özgür olabilir? Tam bu noktada Behiç Ak, Gün Işığı Kitaplığı’ndan çıkan Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları’nda büyük şehirlerde büyüyen “ev içi çocukları”nın sıkışmışlığına dikkat çekiyor. Bunu yaparken edebiyatın gücüyle çocuğu gözlemci olmaya, doğayı tanımaya, sorgulayarak öğrenmeye ve toplumsal cinsiyet rollerini yeniden keşfetmeye yönlendiriyor. Aynı zamanda ebeveynlerine de rehberlik ederek, bir çocukla diyalog kurmanın en iyi yolunun onunla bir hikâyeyi paylaşmak olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmiyor.

Behiç Ak ile yeni kitabı üzerine konuştuk.

 

Kitabınızda çocuğun kimlik arayışına, eğitime, yaratıcı düşünceye, ebeveynliğe, doğaya ve savaşa göndermelerde bulunuyorsunuz. Bu hikâyeyi yaratmadaki temel motivasyonunuz neydi?

Aslında temel çıkış noktam hep, edebiyat değeri olan bir hikâye oluşturmak. Çocuklara edebiyat meraklısı bir entelektüel olduklarını hissettirerek davranmak. Tabii ki bunu eğlenceli, okumaktan zevk alınan bir metinle yapmanın hem yazan hem de okuyan için çok keyifli bir süreç olduğunu söylemeliyim. Şüphesiz yepyeni kuşaklar geliyor dünyaya… Bizim baş edemediğimiz, dert eder gibi yapıp dert etmediğimiz sorunlara başka bir bakışları var. Onlar kendilerinden önceki kuşakların erteledikleri sorunları sırtlarında taşıyorlar ne yazık ki. “Miş gibi yapma” lüksleri yok. Geleceklerinin çalınmasına izin vermeyecekler. Barış, şiddetsizlik, doğaya saygılı bir yaşam ve adalet, entelektüel ya da ideolojik seçimler olmaktan çıkıp, vazgeçilmez arayışları haline gelecek. Ben de o kuşaklarla hikâyelerim yoluyla diyalog kurmak istiyorum. Yazdıklarım, adil ve barışsever bir dünyaya yolculuk yaparken okunacak türden…

Kitap, çocuklar için bir dünya oluşturmaktan öte, ebeveynlere ve eğitimcilere yönelik bir tür farkındalık yaratmayı da hedefliyor gibi…

Farkındalık yaratmaktan çok, zaten farkında olunan şeylerin bir yaşantı, bir gerçeklik duygusu oluşturmasına katkıda bulunmak isterim. Beni ilgilendiren gizlenmiş gerçeğin patikalarında dolaşmak. Gerçeği de en iyi gizleyen şey “gerçeğin kendisi”. “Hangi gerçek?” diye sormalıyız. Çok katmanlı bir hayatın içindeyiz. Teknolojik ilerleme çağında yaşadığımız için, bilimsel olanaklardan faydalandığımızı, daha iyi beslendiğimizi, dünyayı daha çok gördüğümüzü, gezdiğimizi, daha çok iletişim kurduğumuzu, özgürleştiğimizi, bilime daha yakın olduğumuzu vs. düşünebiliriz. Ama başka bir gerçek de var ki, teknolojiyi bilim zannettiğimiz için, bilimden giderek uzaklaşıyoruz. İletişim ilişkileri öldürdüğü için, birbirimizle kurduğumuz ilişkiler giderek azalıyor. Daha sağlıksız besleniyor, dünyanın sadece bize gösterilen yerlerini görüyoruz. İlk saydığım “gerçek”ler ikincilerini, yani asıl görmemiz gerekenleri gizliyor. Ben hikâyelerimin hakiki ortamlarda geçmesini istiyorum.

Toplumsal cinsiyet rollerinde de ciddi kırılmalar olduğunu görüyoruz kitapta. Çocuk edebiyatındaki hayal ve anlatım gücü yardımıyla, eril-dişil rollerdeki toplumsal ayrımları yok etmek neden önemli?

Elbette ki cinsler arasındaki eşitlik çok önemli, en az sınıf ayırımlarının kaldırılması kadar… Hikâyelerimi yazarken mevcut klişeleri dikkate almıyorum. Pozitif veya negatif ayrımcılık yapmak istemiyorum. Olmasını düşündüğüm şekilde yazıyorum. Adil bir hayatın tadını hikâyelerde hissetmemiz önemli değil mi? İnsan lezzetini bilmediği bir şeyi talep eder mi? Eşitlik, adalet, hayvanlarla kurulan ilişki, duygusal boyutları olan evrenler sunuyor bize. Bir hayvanla dost olmak, bir çiçekle tanışabilmek, çiçeğin açışını seyredebilmek, ona isim koyabilmek bizi bambaşka evrenlere taşır. Doğayla ilişki kurabilmek için ona vakit ayırmalısınız. En azından bir yengecin nasıl yaşadığını gözlemleyebilecek kadar… Ne yazık ki, günümüzde büyük şehirlerdeki “ev içi çocukları”nın dışarıyla ilişkileri yok denecek kadar az. Büyük şehirler “çocuksevmez” şehirler.

Çocuklar, değil doğayı, evlerinin önündeki sokağı veya mahalleyi bile tanımaktan mahrum edilmişler. Çocuklara sanki, “sokağa çıkma yasağı” uygulanıyor. Çocuğu dışarıya çıkarmak, gözlem yapmaya davet etmek istiyorum hikâyelerimle.

Sabahın köründe okula giderken beyaz çiçeklerin yol göstericiliğine ihtiyaç duyan, içinde bulunduğu doğaya yabancılaşmayan ve onun öznesi olduğunu düşünen bir çocuk var karşımızda. Fakat buna paralel olarak “modern” dünyada doğa ve çocuk arasındaki bağın da gittikçe koptuğunu görüyoruz. Yarattığınız karakterle de bağlantılı olarak düşünürsek, doğa çocuğun gelişiminde nerede duruyor?

Doğayla ilişki kurabilmek için onu anlamak gerekir. Doğayı yok eden teknolojileri eleştirmekten yoksun insanların doğa sevgisi, basit bir doğa taraftarlığından öteye geçmiyor. Doğayı anlamak gözlem yapmakla ilintili. Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları bu tür bir gözlemci çocuğun hikâyesi. Şüphesiz, çocuğu geliştiren şeylerin başında, doğa sevgisi yanında, “hikâye” gelir. Hikâye etmek, doğayı ya da herhangi bir şeyi kendinin kılmanın keyifli yollarından biri. Çocuğa bir edebiyat eseri hediye edebilmek, bir yazarın yaşayabileceği en büyük mutluluk. Hikâye, hayatın hikâyesizleştirilmesine karşı bir duruş aynı zamanda. Bunun yanında, çocukla bir edebiyat eseri yoluyla ilişki kurmak, ona bir entelektüel gibi davranmaktır diyebiliriz.

Doğa ve hikâyeyi buluşturmak çocuğu dış dünyaya yöneltir. Yani kendisiyle baş başa bırakır. Doğada gerçek seçimler, gözlemler, boşa geçirilmiş gibi görünen zamanlar başat rol oynar. Sığla ağaçları, mavi yengeçler, okaliptüsler, davetkâr patikalar, düğün çiçekleri sonsuz oyun olanakları sunar. Edebiyatın doğayla buluşması, unutulmuş çocuksu sevginin filizlendiği bir coğrafya sunar büyüklere de. Ben o yüzden hikâyelerimi büyüklerin de okumasını istiyorum. Bir çocukla, diyalog kurmanın en iyi yolu bir hikâyeyi paylaşmaktır.

Hikâye, ezberci eğitime karşı, pasif öğrenmeden uzak durmayı öğütleyen, öğrenciye kendi benliğini kazandırmaya çalışan bir eğitimci profili sunuyor bizlere. Ezber eğitimin dışına çıkıldığında, öğrencilerin kendi özelliklerini anlamaya başladıklarını görüyoruz. Eğitimin tekdüzeliği çocuğu yaşadığı dünyadan soyutluyor mu?

Hikâyedeki eğitimci basit gerçekleri savunuyor ve onları uyguluyor. Bugün eğitimin içi boşaltıldı ne yazık ki… O zaman da öğretmen gerçekten ideal bir tip gibi duruyor. Öğrenciler için de şaşırtıcı bir karakter. Çocuklar bazı şeyleri yapmamaya o kadar alışmışlar ki, gerçek bir eğitimciyle karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilemiyorlar. Örneğin, “Kopya çekebilir miyiz?” diye sorduklarında, “Tabii istediğiniz kitaplardan faydalanabilirsiniz,” diyor öğretmen. Özgürce davranmalarını söylediğinde ise, çocuklar nasıl özgür olunabileceğini bilmiyor. Panik içinde “Yani sıraların üzerinde tepinebilir, sınıfın camlarını kırabilir miyiz?” gibi şeyler soruyorlar. Tabii ki, eğitimi sorgulayan bir hikâye çıktı ortaya sonunda. Çocuklarla, doğayla, gerçekle kurulan iyimser dostluğun kaçınılmaz sonucu bu… Gerçekleri evcilleştiremeyiz belki ama yaşantımızı gerçekle barıştırabilmenin çok keyifli yollarını bulabiliriz. Çocuk hikâyelerinin bunun için iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

Bugün savaşın kabul edilmesi gerektiğinin sıklıkla öğütlendiği, savaşmanın mutlak gerçek olduğunun öğretildiği bir dönemde yaşıyoruz. Doğal olarak bu durum çocukların dünyasına da sirayet ediyor. Şiddetle iç içe olduğumuz bu dünyada savaşın, ölümün normalleştiği ve çocukların dünyasına dahi yerleştiği bir dönemde, savaşın atmosferini psikolojik boyutunu çocuk edebiyatında anlatmak neden önemli?

Çocuk edebiyatında savaşı anlatmak, çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor. Çünkü genellikle, çocuklar küçük yaşta anlatılan hikâyelerle savaşa özendiriliyor. “Şiddet” yüceltiliyor. “Haklı şiddet” kutsanıyor. Çocuğa, şiddetin doğal bir şey olduğu anlatılıyor adeta. Aslında bu, çocukları kolay etkilenecekleri klişeler üzerinden sömürmenin bir yolu. Çocuklar küçük yaşta şiddet bağımlısı hale getiriliyor ve onlara hikâye, film, bilgisayar oyunu olarak “şiddet” pazarlanıyor. Bunun bağımlılık yaratacak maddeler pazarlamaktan pek farkı yok. Sonunda birbiriyle ilişki halinde olan büyük bir sektör yaratılıyor. Bu sektörün içinde oyuncak pazarlayıcılarından, filmcilere, bilgisayar oyunu tasarlayanlardan, gerçekten silah üretenlere kadar her şey var.

Buna rağmen, biz edebiyatçılar bu riskli alana girmeliyiz. Savaşı konu edebilmeliyiz. Savaşı tam tersi özendirmeden, çok farklı bir hikâye gerçeği kurarak da anlatabilmenin olanaklı olduğunu göstermeliyiz. Savaşmaya isteksiz ama doğayı sevmeye veya anlamaya istekli gerçek kahramanları hikâyelerimize taşıyabilmeliyiz.

Savaşın canlıların doğasından kaynaklanmadığını anlatmak istedim. Kendimce evrensel barışa bir yol açmaya çalıştım. Bu yolda gezinmek şüphesiz ki, hepimize iyi gelecek.

Kaynak : Gürer MUT – T24